Nasihatler

Öksürüğe ne iyi gelir?

Sonbahar ve kış, enfeksiyon mevsimidir. Hastalıklar başladığı zaman bu aylarda salgına yakalanabilirsiniz. Sinüzit, farenjit, larenjit, nezle ve soğuk algınlığı gibi üst solunum yolları enfeksiyonlarında sıkça görülen hastalıklardır. Buna bağlı gelişen öksürük ise özellikle geceleri kabusunuz olabilir. Öksürük, geceleri uykunuzu böler, gündüzleri ise topluluk içinde sizi zor durumda bırakabilir.

Peki öksürük üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle gelmişse, dindirmek için ne yapılabilir?

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu Demir, öksürüğe iyi gelen besinleri ve yöntemleri anlattı.

Yudum yudum su için

Üst solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle oluşan burun akıntısı, boğazı tahriş ederek öksürüğe neden olabiliyor. Su, bu akıntıyı incelterek boğazın tahriş olmasını önleyebiliyor veya hafifletebiliyor. Bol su içmek ayrıca boğazın daha nemli kalmasına yardımcı olarak öksürüğün hafiflemesini sağlıyor. Bunların yanı sıra üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle artmış olan vücudun sıvı ihtiyacının karşılanmasına da yardımcı oluyor. Günde en az 2 litre su içmeyi ihmal etmeyin. Vücudun, her damla suyu sizin lehinize kullanabilmesi için de suyu mutlaka yavaş yavaş ve yudum yudum içmeniz gerekiyor. Çünkü kafanıza dikerek ayakta içtiğiniz su midenize girmeyeceği için doğrudan böbreklere gidiyor ve 15-20 dakika sonra vücuttan idrarla atılıyor.

Bitki çayına bal katın

Ihlamur, kuşburnu, adaçayı, zencefil, nane limon gibi çaylar veya içecekler de yine öksürüğün hafiflemesine katkıda bulunuyor. Ayrıca çaya bal katarak içmek de öksürüğe iyi geliyor. Balın; vücuda giren mikroplarla savaşma gücünü artırmak, hücrelerin yaşlanmasını geciktirmek, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve iltihap gidermek gibi olumlu etkileri var. Ayrıca su tutucu özelliğiyle boğaz kuruluğunu alarak boğazı yumuşatıyor ve öksürüğün süresinin kısalmasında da etkili.

Vitaminleri taze sebze ve meyveden alın

Bağışıklık sisteminizin güçlü olması için her gıdadan dengeli olarak almanız gerekiyor. Mümkün olduğunca boyalı, katkı maddeli, işlem görmüş, paketli gıdaların tüketiminden kaçının. Bunlar özellikle alerjik yapısı olan kişilerde astım, kurdeşen ve bağırsak fonksiyonlarında bozukluğa neden olabiliyor. Vitaminler arasında bağışıklığı arttırdığı bilinen D vitamini de önemli. Bağışıklık sisteminizin güçlü olması için D vitaminini gıda veya ilaç takviyesi olarak alın. C vitamini tüketimiyle ilgili ise çelişkili veriler mevcut. Ancak suda eriyen bir vitamin olduğu için fazlası idrarla atılıyor. Öksürük üst solunum enfeksiyonuna bağlı gelişmişse, greyfurt, mandalina, portakal ve limon gibi turunçgillerin yanı sıra kara lahana, ahududu, domates, ıspanak, taze fasulye, bezelye ve soğan gibi C vitamininden zengin sebze ve meyveleri ölçülü tüketin. Bunlar antioksidan etkisiyle hastalığın vücuttan atılma sürecini hızlandırıyor. Son yıllarda çinkonun da bağışıklık üzerine etkili olduğu biliniyor. Probiyotik tüketimi de öksürüğün arttığı durumlarda öneriliyor. Probiyotik kaynağı olarak kefir ve evde mayalanan yoğurdu tercih edin.

Akşam yemeği için gecikmeyin

Reflü sorununuz da varsa akşam 19.00’dan sonra yemek yemeyin. Çay, kahve, gazlı içecekler ve çikolata gibi reflünün şiddetlenmesine yol açan besin ve içeceklerden mümkün olduğunca kaçının. Uyurken yastığınızın başını yükseltmeyi de unutmayın.

Zencefil ve zerdeçalla tanışın

Zerdeçal sadece mutfakta değil, eczanelerde de yerini aldı. Zerdeçal vücutta gerek iltihap gelişimini gerekse kötü huylu hücrelerin savaşını baskılıyor. Zencefil de virüs ve bakterilerle savaşan bir diğer gıda takviyesini oluşturuyor. Bunları taze olarak yemeklere karıştırabileceğiniz gibi, çaylarını da içilebilirsiniz. Ancak günde en fazla iki üç bardak içmeniz tavsiye ediliyor.

Süt ürünleriyle aranıza mesafe koyun

Erişkinlerde aşırı inek sütü ve peyniri tüketmenin mukus yapımını artırdığı, mukusu koyulaştırdığı biliniyor. Bu nedenle öksürüğe balgam eşlik ettiğinde veya sürekli geniz akıntısı olduğunda süt ürünlerini azaltmanızda fayda var.

Nem düzeyini iyi ayarlayın

Evdeki kuru hava solunum yollarını kurutarak öksürüğü artırabilen önemli bir faktör. Evin nem seviyesini ideal duruma getirmek için nem giderici cihazlar ya da klima kullanın. Evdeki nem düzeyinin yüzde 30-50 arasında olmasına dikkat edin. Ancak nemlendirici cihazları uzun süre kullanmaktan kaçının. Ayrıca odanızı her gün havalandırmayı da ihmal etmeyin.

Sigarayı bırakın

Sigara dumanı da üst ve alt solunum yolunu tahriş eden etkenlerden biri. Ayrıca solunum yolunu koruyan mekanizmalarda da hasar oluşturuyor. Kullanıyorsanız bu zararlı alışkanlığınızı bir an önce bırakın.

Parfüm hoş kokar ama…

Parfüm, ev temizlik ürünleri (çamaşır suyu gibi) boğazı tahriş ederek, öksürüğe neden olabiliyor. Hemen hemen her bünyeyi etkilediğini söylemek mümkün olmasa da alerjik bünyelerde ödem, bronkospazm geliştirme riskinin çok yüksek olmasından dolayı, yaşamsal önem taşıyan reaksiyonlara neden olabiliyor.

Sıcak bir duş alın

Sıcak duş burundaki salgıları hafifleterek öksürüğü azaltmaya yardımcı oluyor. Sıcak banyodaki buhar ayrıca alerji ve astımdan kaynaklanan öksürüğe de iyi geliyor.

Öksürüğün süresi önemli!

Çoğumuz özellikle bu mevsimde üst solunum yolu enfeksiyonuna bağlı geliştiğini düşünerek bu önemli belirtiyi hafife alıp, doktora başvurmakta gecikebiliyoruz. Oysa savunma sisteminin önemli bir mekanizması olan öksürük, 2 haftadan uzun sürdüğünde zatürree, KOAH ve gırtlak ya da akciğer kanserinin habercisi olabiliyor. Bu nedenle öksürük yakınmasında bir hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor.

Sağlıcakla kalın!

Çevre Bilinci

“Çevre” canlıların içinde yaşadığı ortamdır. Bu ortamı, hava, su, toprak, bitki, hayvan, sıcaklık, soğukluk gibi canlı ve cansız varlılar oluşturur. Bundan dolayı çevreyi; “canlıların yaşayıp gelişmesini sağlayan ve onları sürekli olarak etkileri altında bulunduran fiziksel, kimyasal ve biyolojik faktörlerin bütünlüğüdür” şeklinde tanımlamak mümkündür.

 

Herşey Belli Ölçüye Göre Yaratılmıştır

“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” [1]

“O (Allah) göğü yükseltti ve dengeyi koydu. Sakın dengeyi bozmayın” [2]

“İşte çevir gözünü,bir çatlak görebilir misin? Sonra gözünü bir daha bir daha çevir, bak. Nihayet gözün bir kusur bulamayıp yorgun ve çaresiz geri döner.” [3]

“Yeri yaydık, oraya sâbit dağları yerleştirdik, orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.” [4]

 

İslam’da Çevre Bilinci

Dinimizin öğretileri arasında, ağaç ve yeşillik sevgisinin çarpıcı örneklerinden söz etmek mümkündür. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de cennet anlatılırken mey­ve­ler, hurma ve nar, incir ve zeytin, taneli yiye­cek­­ler, üzümler, yon­calar, zeytinler, hurmalıklar, meyveler ve otlaklar, di­kensiz sedir ağaçları, meyveleri küme dizili muz ağaçları, uza­mış gölge ve çağlayan sular zikredilir. (Rahman, 55/68. Tin, 95/1. Abese, 80/27-32. Vakıa, 56/28-31)

 

Mekke ve Medine’nin Sit Alanı İlan Edilmesi

Peygamber Efendimiz, Mekke ve Medine bölgesini ve hatta Taif şehri ve civarını Haram bölgesi olarak ilan etmiştir. Yani bugünkü tabirle “sit” alanı ve millî parklar gibi kabul etmiştir.

Hz. Peygamber, Hayber seferinden Medine’ye dönerken, şehri göstererek şöyle demiştir:

“Ya Rabbi! Hz. İbrahim’in Mekke’yi haram belde ilan ettiği gibi, ben de Medine’yi haram belde ilan ettim, O’nun iki kayalığı arası haram bölgesidir. Ağaçları kesilmez. Hayvanları avlanmaz. Otu yolunmaz ve ağaçlarının yaprağı koparılmaz.” [5]

 

Çevreyi Korumak

Rasulullah, ZûKad Gazvesinden dö­ner­­ken Medîne yakınlarında Zureybu’t-Tavil adı verilen ye­re gel­di. Ensar’dan Beni Harise soyundan bazı kişiler: “Ey Allah’ın Resulü! Burası bizim develerimizin ve koyun­ları­mı­zın otladığı ve kadınlarımızın çıktığı yerdir” dediler. Bu sözleriyle el Gâbedenilen yeri kastediyorlardı. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Kim bura­dan bir ağaç kesecek olursa, onun yerine bir ağaç diksin!” talimatını verdi. Daha sonra herkes buraya ağaçlar dikti. Burası kısa süre sonunda el-Ga­be diye şöhret bulan bir ormanlık oldu. [6]

 

Ağaç Dikimini Teşvik

Rasulullah buyurdu ki:

إِنْ قَامَتِ السَّاعَةُ وَبِيَدِ أَحَدِكُمْ فَسِيلَةٌ فَإِنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لاَ يَقُومَ حَتَّى يَغْرِسَهَا فَلْيَفْعَلْ

“Kıyâmet kopmaya baş­ladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bu­lunsa, kıyâmet kopmadan onu dikmeye gücü ye­terse, hemen diksin” [7]

Yine Rasulullah buyurdu ki:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا ، أَوْ يَزْرَعُ زَرْعًا ، فَيَأْكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أَوْ إِنْسَانٌ أَوْ بَهِيمَةٌ ، إِلَّا كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

“Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir bitki ekerse, ondan kuş, insan ve­ya hayvan yerse, bu onun için sadaka olur” [8]

Yine Rasulullah buyurdu ki:

مَنْ قَطَعَ سِدْرَةً صَوَّبَ اللَّهُ رَأْسَهُ فِي النَّارِ

“Kim (yolcuların ve hayvanların gölgelendiği) bir ağacı boşuna ve lüzumsuz olarak keserse, Allah onu baş aşağı Cehenneme atar.” [9]

 

Hz. Ömer’in Çevre Duyarlılığı

Ziyad, Osman b. Maz’un’un azatlısıydı. Maz’un ailesinin Herre’deki toprağı, bu azatlıların idaresinde idi. Ziyad diyor ki: Ömer bin Hattab abasıyla başı örtülü olarak bazen gün ortasında benim yanıma gelir, yanımda oturur, benimle konuşur, ben ona salatalık ve sebze ikram ederdim. Ömer günlerden bir gün bana:

“- Yerinden ayrılma, ben seni buraların idaresine memur ettim. Medine etrafındaki ağaçları koparmaya, kesmeye müsaade etme. Her hangi bir kimse ağaçlara dokunursa, o kimsenin ipini, baltasını al.” dedi. [10]

 

Ekolojik Dengenin Bozulmasına Sebep İnsandır

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların kendi işledikleri kötülükler sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Yanlıştan dönmeleri için Allah yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır” [11]

 

Çevre Temizliği

Rasulullah buyurdu ki:

عُرِضَتْ عَلَىَّ أَعْمَالُ أُمَّتِي حَسَنُهَا وَسَيِّئُهَا فَوَجَدْتُ فِى مَحَاسِنِ أَعْمَالِهَا الْأَذَى يُمَاطُ عَنِ الطَّرِيقِ وَوَجَدْتُ فِى مَسَاوِى أَعْمَالِهَا النُّخَاعَةَ تَكُونُ فِى الْمَسْجِدِ لَا تُدْفَنُ.

“Ümmetimin iyi ve kötü bü­tün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri a­ra­sında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de var­­dı” [12]

Rasulullah buyurdu ki:

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ

“Lânet edilen iki şeyden sakının!” buyurdular.

قَالُوا: وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللَّهِ

Ashab, “Lanet edilen iki şey ne­­dir?” diye sordu.

قَالَ: الَّذِى يَتَخَلَّى فِى طَرِيقِ النَّاسِ أَوْ فِى ظِلِّهِمْ

Hz. Peygamber de, “İnsan­la­rın kullandığı yo­­lu ve gölgelendikleri yeri hela olarak kul­lan­mak­tır” buyurdu. [13]

 

Osmanlı’da Çevre Temizliği

Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’a gelen bir Alman Rahibi 1560 yılında yazdığı bir eserde: “Buradaki temizliğe hayran oldum. Burada herkes günde beş defa yıkanır. Sokaklarda pislik yoktur. Satıcıların elbiseleri üzerinde ufak bir leke bulunmaz. Ayrıca ismine “hamam” dedikleri ve içinde sıcak su bulunan binalar vardır ki, buraya gelenler, bütün vücutlarını yıkarlar. Halbuki bizde insanlar pistir, yıkanmasını bilmezler.” demektedir. Avrupa da yıkanmak ancak, asırlar sonra öğrenilmiştir.

Müslümanlar camilere, evlere ayakkabı ile girmez. Halılar, döşemeler tozsuz, temiz olur. Onun için mikrop ve hastalık bulunmaz. Fransızların dünyaya övündükleri Versay sarayında bir hamam yoktu.

 

Ünlü Fransız şair Lamartine şu gözlemlerini kaydetmektedir

Müslümanlar canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başı boş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin (türlerinin) hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler. Bütün sokaklarda mahalle köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır; bazı Müslümanlar, ömürleri boyunca besledikleri güvercinler için, ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da (bu hayvanlara) yem serpilmesini sağlarlar.

 

Fatih Sultan Mehmed’in Çevre İle İlgili Vakfı

Ben ki İstanbul’un Fatihi abd-i âciz Fatih Sultan Mehmed…

Bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kâin ve malûmu’l-hudud olan 136 bâp dükkânımı aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakfı sahih eylerim.
Şöyle ki: Bu gayri menkulâtımdan elde olunacak nemalarla, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde, günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükrükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsunlar.

Ayrıca 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasp eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar; bilâistisna her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise ve şifası orada mümkün ise şifâyâb olalar. Değil ise, kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darülaceze’ye kaldırılarak orada salah buldurulalar.

Maazallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vâki olabilir. Böyle bir hal karşısında, bırakmış olduğum 100 silah ehli erbaba verile. Bunlar ki, hayvanâtıvahşiyenin yumurtada ve yavruda olmadığı sıralarda, balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.

 

Ağaca Verilen Değer

Ağaç sevgisini Atatürk’ün yaşamından aktaracağım şu enteresan anektodda da görmek mümkün:

Atatürk bir gün çiftliğe gittiğinde, Köşk’ün hemen yanındaki ulu çınar ağacının dallarını kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşır. Hemen bahçıvanı yanına çağırarak bunun nedenini sorar. Görevli bahçıvanın cevabı şöyledir: “Ağacın dalları uzamış, binanın duvarlarına dayanmış.” Aldığı cevaptan tatmin olmayan Atatürk, düşünülmesi bile imkânsız olan bir emir verir: “Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırılacak”

Görev, İstanbul Belediyesi’ne intikal eder. Belediye Fen İşleri Yollar-Köprüler Şubesi sorumluluğu üstlenir. Başmühendis Ali Galip Alnar yanına aldığı teknik elemanlarıyla Yalova’ya gelerek çalışmalarına başlar.
8 Ağustos 1930 tarihinde önce bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazılıp yapının temel seviyesine inilir. İstanbul’dan getirilen tramvay rayları döşenir. Santim santim çalışılarak bina, yapı altına sokulan raylar üzerine oturtturulur. Bina, raylar üzerinde 4.80 m. kaydırılarak ağaçtan uzaklaştırılır. Bu olağanüstü ve riskli iş 10 Ağustos 1930 tarihinde tamamlanır ve ulu çınar ağacı da kesilmekten kurtulur.

Hazırlayan: Mehmet ERGÜN / Vaiz

Kaynak: insanveislam.org

*****

[1] Kamer, 49.
[2] Rahman, 7-8.
[3] Mülk, 3-4.
[4] Hicr, 19.
[5] Buhari, Müslim.
[6] Belazuri, Futûhu’l-Buldân, I, 17.
[7] İbnHanbel.
[8] Buhari, Müslim.
[9] Ebu Davud.
[10] Belâzûrî, Futuhu’l-Buldan, I, 12,13.
[11] Rum, 41.
[12] Müslim.
[13] Müslim.

Türk’ün Diline Büyük İhânet

1932’de kurulan Türk Dil Kurumu’nun başında Robert Koleji mezunu bir Ermeni vardı. AGOP MARTAYAN.
1935 yılında devrin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından dilimizin katliamcısına “Dilaçar” soyadı verilmiştir.

Bu Ermeni Martayan, Anadolu dilinin değiştirilmesinde ve Anadolu Türkçesi’nin Azerbaycan Türkçesi’nden uzaklaşmasında en büyük rolü oynamıştır. Dilimize Fransızca, Ermenice ve uydurukça kelimeler doldurmuştur.

Sırf Arapça kökenli diye Türk dünyasının genelinde kullanılan kelimeleri de dilimizden yok etmeye çalışmışlardır. Büyük ölçüde de başarılı olup Türk dünyasının dil birliğine büyük darbe vurmuşlardır.

 

Büyük ümitlerle geldiği Türkiye’de, Ermeni asıllı birinin başkanlığında Türk dilinin katlini gören Azerbaycanlı bir profesör ızdırabını şöyle dile getirmiştir…

Bu gerçek mi, yalan mıdır ilâhî?
Yalan mülkü talan mıdır ilâhî?
Olmaz olay olan mıdır ilâhî?
Men Türkiye toprağına gelmişem,
Gardaşımın ocağına gelmişem.

Bu devletin bir kara gün eli var,
Burda sanki herkesin öz dili var,
Bu oyunda bir alçağın eli var,
Men o eli vurmak için gelmişem,
Birliğimi kurmak için gelmişem.

Men bu yeri uykularda anardım,
Hasretine, hicrânına yanardım,
Cenneti de Türkiye’de sanardım,
Şükür Hakk’ın cennetine gelmişem,
Ulemâlar sohbetine gelmişem.

Dilsiz Ermeni dilman Türk’e dil açar,
Dilin yansın dil kapayan ‘Dilaçar’,
Men bu dile derman için gelmişem,
Bu dermana ferman için gelmişem!

Kazakistan’da Dini Yapı

Doğduğun yer gibi yer olmaz, doğduğun halk gibi halk olmaz. (Kazak Atasözü)

 

28.06.2018

Aytaç Çağlar
Student, Karabük University

 

Bağımsızlık öncesi Kazakistan’da ekonomide tarım ve hayvancılık belirleyici iken idari yapıda da, kabile, boy şehir ve köy cemaatleri şeklinde ayrılan bir yapılanma mevcuttur. Bu hususun önemi, bu tarzda bir ekonomik-idari sistemin genel olarak İslami ideoloji ile karakterize olmasıdır. Yani Kazakistan’da bağımsızlık öncesi süreçte İslam dininin baskın konumda olduğu görülmektedir. Tarihçi W. Barthold Kazakların İslamiyet’e olan bağlılıklarını şu sözleriyle tespit etmektedir:
Bir Türkistanlıya kimliğini sorsanız, o önce Müslüman olduğunu, sonra hangi şehirden veya köyden olduğunu, eğer bir göçebe ise kabilesini söyler.”

Kazakistan’ın İslam algısı örfe dayalı bir Hanefi-Maturidi mezhebiyle karakterizedir.

Çarlık döneminde Hristiyanlaştırma politikasına maruz kalan Kazaklar, Sovyetler döneminde de ateist bir inanca sevk edilmeye çalışılmıştır. Bu politikalar sonucunda ülkede İslamiyet’in etkisi büyük ölçüde kırılmaya çalışılsa da Kazakistan’da bağımsızlık öncesi süreçte İslam dininin halen baskın bir şekilde varlığını koruduğu görülmektedir.

Bağımsızlık Sonrasında Kazakistan’daki Dini Yapı

Bağımsızlık öncesi dönemde Rusların asimilasyonuna maruz kalan din algısı, bağımsızlık sonrası süreçte İslamiyet özelinde bir hareketlenmeye girmiştir. Bağımsızlık öncesi Kazakistan’da elbette ki farklı dini inanç sistemleri de mevcuttur fakat Ruslar hem Çarlık döneminde, hem de Sovyet döneminde baskın olan ve kendileri için tehlikeli doktrinler sunan İslam dinini asimilasyon politikalarının hedefine koymuşlardır. İşte bu politikalar reflektif olarak, bağımsızlık sonrası süreçte Kazakistan ulus inşa sürecinin bir boyutunu da din temelli bir eksene kaydırmıştır. Bağımsızlıkla beraber Kazakistan’da İslamiyet, millet ve devlet bütünleşmesini sağlayan, ahlaki kaynakların önemli bir unsuru olarak yükselmiştir. Halk bu milli şuurla cami ve medreselerin imarına yönelmiş ve İslami akidelerin uygulanması hızla artmıştır. Böylece Rus asimilasyonu bağımsızlık sonrası Kazakistan’da daha ateşli bir İslamiyet’in itici gücünü oluşturmuştur.

Kazakistan’da Türkiye örneğinden hareketle ilahiyat fakülteleri açılmış, tasavvuf öne çıkarılmış ve Yesevi Tanu (Yesevilik Bilgisi) adıyla bir ders, temel dersler arasına konularak Yesevilik Kazakistan’da gündeme taşınmıştır.

Sonuç olarak Kazakistan’da İslami ideoloji, ulus inşa sürecinin etkili bir unsuru olmuş ve küreselleşmenin de bir aracı olarak kullanılmıştır.

Nursultan Nazarbayev’in şu sözleri bağımsızlık sonrası Kazakistan’ın İslam dinine ve diğer inançlara dair olan iç politikasını özetlerken aynı zamanda da geleneksel İslam’dan ziyade örfi bir İslam algısına sahip olduğunu göstermektedir;
Biz İslam’ı resmi din olarak kabul ediyor ve bundan gurur duyuyoruz. Fakat Müslümanlığımızı konu ederek bir yerlere gelemeyiz. Diğer Müslüman devletlere ve yaşama biçimlerine saygımız sonsuz fakat biz Arap değiliz. Biz göçebe ve Türki bir halkız, Araplar gibi kızlarımızı dini, kültürel veya toplumsal baskılarla kapatıp bunu Müslüman devlet imajı olarak kullanamayız. Onları çarşaflara bürüyerek eve hapsetmek bizim yolumuz değil.

Tekrarlıyorum! Herkese saygımız sonsuz fakat giyim kuşam insanların kendi özelindedir. İslam öncesinde kadınlarımız nasıl isterlerse öyle giyinirlerdi ve toplumu rahatsız etmek gibi bir amaçları hiç olmadı. Bugün ise bir sorun olması bizim halkımız için mümkün değildir. Müslüman ve Sünni bir halk olmamız insanların hayatlarına karışmamız için sebep değildir.”

Günümüzde Hıristiyanlık, Budizm, Bahailik, Hinduizm dinlerinin yayılmasını sağlamak adına Kazakistan’da bilinçli olarak misyonerlik faaliyetleri yürütülmektedir. Bunda bağımsızlık sonrası Kazakistan’ın din ve vicdan özgürlüğünü koruyan politikasının da etkisi büyüktür. Özellikle de kendisini seçilmiş millet olarak gören Rusların Ortodoks (Provaslav) misyonerliği yaygın olmakla beraber, Kazakların bu misyonerlik faaliyetlerini “asimilasyon” politikası olarak görmesi, halk arasında misyonerlere duyulan öfkeyi de beraberinde getirmektedir. Bu açıdan misyonerlik faaliyetleri ancak Slav unsurların yoğunlukta olduğu sahalarda etkililik gösterebilmiştir.

Burada vurgulamak gerekir ki Kazakistan’da din ve vicdan özgürlüğü elbette ki devlet tarafından güvence altına alınmalıdır fakat diğer ülkelerin resmi ideolojilerine maşa olan dini yapılanmaların Kazak ülkesindeki faaliyetlerini kısıtlayıcı tedbirler alınmalıdır.

Günümüzde Kazakistan’da misyonerlik faaliyetleri dışında bir başka dinsel sorun, İslamiyet’in farklı yorumlamalarıyla ortaya çıkan tarikat ve yapılanmalarındır. Bu yapılanmalar Kazakistan Devleti’nin uluslararası sahadaki imajını olumsuz şekilde etkilemektedirler. Bağımsızlık öncesine kadar varlığı görülmeyen bu yapılanmaların bağımsızlık sonrası süreçte artması, amaçlarının ulus inşa sürecini engellemek, Kazak yükselişini engellemek, Kazakistan’da daimi istikrarı engellemek gibi temellere dayandığını göstermektedir. Ayrıca bu yapılanmaların içerisinde yüksek seviyede eğitimli kişilerin bulunması, bu yapılanmaların basit bir hareket olmadığını, aksine sistemli bir dış politikanın birer unsurları olduğunu bizlere göstermektedir. Durum bu yönüyle ele alındığında, Kazakistan’ın üzerinde çok titiz düşünmesi gereken bir konu olduğu görülmektedir.

Din kılıfına bürünmüş bu yapılanmaların bazı uygulamaları ve amaçları şu şekildedir;
– silahlı çatışmalara davet etmek,
– namaz kılmayanlara karşı cihada davet etmek,
– hilafet rejimi kurmak,
– şeriat yönetimini resmileştirmek.

Kazakistan’daki bağımsızlık sonrası ortaya çıkan bazı tarikat ve yapılanmalar ise şunlardır;

 El-Kaide
 Doğu Türkistan İslam Partisi
 Kürdistan Milli Kongresi
 Özbekistan İslami Hareketi
 Esbat El-Ansar
 Taliban
 Hizbu’t-Tahrir
 Boz Gurd
 Orta Asya Mücahitler Cemaati
 Laşkarı Taiba
 Aum Sinrike Hareketleri

Kazakistan bu bölücü ve yıkıcı yapılanmaların faaliyetlerine karşı ülkesi sınırları dâhilinde şu tedbirleri almıştır;

 Bu amaçlı yapılanmaların camilerde sohbet, vaaz yapmaları yasaklanmıştır.
 Namazlar sadece Hanefi mezhebine göre kılınacaktır.
 İmamlar Hanefi mezhebine göre eğitim almış kişilerden atanacaktır.
 Dini yayınların geleneksel İslam anlayışına uygunluğu devletçe denetlenecektir.

Son olarak ifade etmek gerekir ki Kazakistan’ın Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Türkmenistan, Kırgızistan ve Özbekistan gibi sınır komşularıyla olan politikalarında din olgusu da belirleyici faktörlerdendir. Yine sınırdaş olmayıp fakat dindaş olunan ülkeler ile farklı sahalarda kurulan birlikteliklerde de İslam algısının etkisinden bahsetmek mümkündür.

Kaynak:
ULUSLARARASI AFRO-AVRASYA ARAŞTIRMALARI DERGİSİ INTERNATIONAL JOURNAL OF
AFRO-EURASIAN RESEARCH

Kazakistan Hakkında Güncel Bilgi

Kazakistan Cumhuriyeti 1991 yılında siyasi haritalarda belirerek Avrasya’nın merkezinde konumlanmıştır. Kaynağı Türkçe olan Kazak kelimesinin anlamının “hür adam” olduğu düşünülmekte ve bu lakabın tarihsel olarak hürriyetlerine düşkün yörüklerden oluştuğu göz önüne alındığında yerinde bir tanımlama olduğu ortaya çıkmaktadır.

Binlerce yıl boyunca, bu yörükler kalabalık büyük baş hayvan sürülerini gütmüşler, bölgenin yamaçları ve nehir vadilerinde zengin toprakları işlemişlerdir. Değerli kürklerin sevk edildiği tarihi İpek Yolu ve Baharat Yolu’nun her ikisi de bölgeden geçerek Kazakistan’ı kültürel, ticari ve ekonomik anlamda Asya ile Avrupa arasında önemli bir köprü konumuna getirmiştir.

Pek çok milletin ülkesi

Kazakistan pek çok değişik milliyette ve inanca sahibi olan kişilerin ortak tarihsel kaderi ile birleşmiştir. Bu gelenek ile, geçmiş ve dil çeşitliliğine Kazakistan Cumhuriyeti tarafından son derece değer verilmektedir ve bir Japon atasözünün gerçeği yansıttığı görüşü benimsenmiştir: “Akrabalarınız olmadan da yaşayabilirsiniz ama komşularınız olmadan yaşamanız mümkün değildir.”

Kazakistanlılar bu çeşitlilikten gurur duymaktadırlar. Kazakistan, yüzyıllar boyunca ve nesiller değiştikçe her zaman halk arasında var olan dostluk ve tolerans duygularının gelişmesini desteklemiştir.

Halen Kazakistan’da 130 ülke vatandaşı yaşamaktadır. Nüfusun %66’ünü Kazaklar, %21’unu Ruslar ve geri kalan %13’sını ise Ukraynalılar, Özbekler, Almanlar ve Tatarlar oluşturur. Yaygın dini inanışlar Müslümanlık ve Hıristiyanlıktır.

Kazakistan’ın resmi dili Kazakça’dır ancak genç nesil hızla üç dil konuşur hale gelmektedir. Devlet daireleri ve diğer kuruluşlarda hem Kazakça hem de Rusça kullanılmaktadır. Kazakça ataların dili olarak değerlendirilmekte, Rusça yaygın olarak kullanılmakta ve İngilizce büyüyen popülerliği ile özellikle iletişim ve yabancılarla konuşmak üzere kullanılmaktadır.

Geleceğin şehri

Kazakistan’ın başkenti Nur-Sultan 1830 yılında bir kale olarak ortaya çıkmıştır ve sadece 1997 yılından bu yana ülkenin başkentidir. Nur-Sultan, genç ancak hızlı büyüyen, geniş olanakları ile, sonsuz fırsatların ve parlak fikirlerin oluştuğu bir şehirdir.

1999 ylında Bolivya’nın başkenti La Paz ve Nur-Sultan UNESCO tarafından “Barış Şehirleri” ödülüne layık görülmüştür. Nur-Sultan adına yakışır bir şekilde “sosyal refahın model şehiri” kavramının gerçekleşmesi için çalışmaktadır.

Kazakistan Başkanı Nursultan Nazarbaev’de Nur-Sultan’a yenilikçi projelerin geliştirilmesinin sağlanması konusunda son derece isteklidir. Kazakistan’ın başkentinde hali hazırda pek çok ilgi çekebilecek yer bulunmaktadır:

Oceanarium, bazen “bozkırda bir deniz damlası” olarak da anılmaktadır.Dünyanın en geç opera tiyatrosu. Dmitry Khvorostovsky’de dahil olmak üzere pek çok uluslararası meşhur sanatçı burada sahne almıştır.Nur-Sultan’a tepeden bakan “Baiterek” anıtı, cam ve betondan yapılmış ve tüm şehrin panaromik manzarasını buradan görmek mümkündür.

Nur-Sultan sadece eşsiz mimari stili ile değil aynı zamanda açıklığı ve misafirperverliği ile geleceğin şehridir. Nur-Sultan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Pope John Paul II’yi ağırladı. Kazakistan’ın başkenti iş adamlarına, turistlere, sanatçı ve sporculara kapılarını açmaktadır.

Almatı adındaki yıldız

Bazı dünya şehirleri görüntüleri ve hafızalarda kalan simgeleri ile ileriye çıkarlar. Örneğin sadece San Fransico’nun adı Golden Gate Köprüsünün görüntüsünü çağırıştır. Paris ise Eyfel Kulesi ile özdeşleşmiştir. Kazakistan’da da Almatı şehri ebedi görüntüsü ile etkileyici güzellikteki Medeo Vadisi’ni sunmaktadır.

Almatı aynı zamanda değişik kültürlere sahip insanlarıda bir araya getirmeyi başaran bir şehirdir. Avrupa ve Doğu kültürleri burada iç içe geçerek, şehir halkının açık görüşlü ve dostane davranışlar sergilemesine neden olmaktadır. Şehrin çok gelişmiş bir altyapısı, yüksek hayat standardı, güçlü ekonomisi ve uluslararası standartlarda dinlenme merkezleri bulunmaktadır.

Bir kez gören asla unutmaz

Dünyadaki dokuzuncu büyük ülke olmasına rağmen, Kazakistan pek çok kişi için hala bilinmeyen ve esrarengiz bir ülkedir. Çok sık seyahat eden kişiler dahi Kazakistan’da her seferinde pek çok büyüleyici şey bulurlar: zirveleri karla kaplı dağlar, geniş ovalar, derin nehirler, kavrulmuş çöller, çiçeklerle bezenmiş göz alabildiğine uzanan düzlükler ve el değmemiş ormanlar.

Kazakistan’ın doğal güzellikleri eşsizdir. Zirvelerinde her zaman kar ve buzul bulunan Tyan-Shan, Tarbagatay ve Altay dağları ülkenin güney, güney doğu ve batı kısmında uzanırlar. Dünyanın en büyük gölü olan Hazar Denizi ülkenin batısında yer alır ve Sary Arka bozkırı yarısı tuzlu yarısı tatlı sudan oluşan büyüleyici Balkaş Gölüne ev sahipliği yapar. Kuzey Kazakistan benzer doğal güzelliklere sahiptir ve yüzlerce eşsiz çam ağaçları ile çevrelenmiş buzul göllerini Kokshetau bölgesinde barındır.

Tabi ki Kazakistan ile ilgili tüm ilgi çekici yerleri yazmaya kalksak sayfalar gerekebilir. Bayan Aul ulusal parkında yer alan kaya resimleri ve heykeller unutulamaz güzelliktedir, ayrıca, Kurgaldzhino doğa koruma alanı içerisinde 300’ü aşkın bitki türü bulunmaktadır ve bu park flamingoların göç yolları üzerindeki en kuzey noktadır.

Ülkenin doğal kaynaklarını, ulusal parklarını, eşsiz doğasını, bitki ve çiçek örtüsünü koruma konusu üzerinde önemle durulmaktadır. Kazakistan en iyi ekolojik gezi noktasıdır. Bozulmamış çeşitliliği ile çok güzeldir.

Dinlenmeyi ve aynı zamanda doğal güzellikleri ön plana çıkartmak isteyenler, Kokshetau doğa parkında yer alan dinlence yerini ve ılıcaları, tedavi edici çamur banyolarını ve mineral su kaynaklarını tercih edebilirler.

Kazakistan’a Hoşgeldiniz

Artık tüm dünyayı büyüleyici gelenekler, inanılmaz güzellikteki el değmemiş doğa veya titizlikle harmanlanmış eski ve modern için arama yapmanız gerekmiyor: sadece Kazakistan’a gelin. Kazakistan’da misafirler Avrasya’nın kalbini tanırken, en iyi şekilde misafir edileceklerdir.

 

Kaynak:
https://airastana.com/tur/tr-TR

İkinci eş yada aldatma mutlu eder mi?

Son günlerde, sosyetik isimlerin icraatları ve medyanın da etkisiyle, kadın ve erkek herkes aldatmayı tartışılır hale geldi. İşte, A’dan Z’ye tartışmaları bitirecek bir uzman görüşü.

 

Profesör Doktor Nevzat Tarhan’ın “Evlilik Psikolojisi: Öncesi ve Sonrası ile Evlilik” adlı eseri Timaş yayınları arasında yayınlandı. Evlilik öncesi ve sonrasını kuşatan sorunları irdeleyerek, uzman gözüyle gözler önüne seren eser, evliler ve evlenmeyi düşünenler için ideal bir başucu rehberi.

İşte bir uzmanın tespitleri ışığında aldatma konusunda merak edilen hemen her soruya cevap verebilecek bir makale…

Günümüzde cinsel aldatma çoğu toplum için sosyal bir sorun haline gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde eşlerin birbirini aldatması, modern dünyadaki kadar yaygın olmamıştır. Örneğin Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre evli her yüz kadından 25’i en az bir kere başka bir erkekle cinsel ilişkiye giriyor. Yine evli her yüz erkekten 70’i de başka bir kadınla eşini aldatıyor.
Cinsel aldatmanın bu kadar yaygın olması elbette boşanma oranlarına da yansıyor. ABD’de 1955’te boşanma oranları yüzde 10 iken 1995’te bu oran yüzde 52’ye çıkmıştır. ABD’de ve bazı Batılı ülkelerde son yıllarda kadın ve erkeğin istediği kişiyle cinsel ilişkiye girmesi şeklinde tanımlaman ‘açık evlilik’ler giderek yaygınlaşıyor. Tarafların evliyken başka birileriyle cinsel ilişkiye girmeyi kabullenmesi aslında bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü bu durum, evliliğin anlamına, genetik yapısına terstir.

“Evlilikte duygusal bağ daha önemli, duygusal aldatma olmadığı sürece cinsel aldatma önemli değil” yaklaşımının geçerli olması mümkün değildir. Çünkü cinsel aldatma, duygusal bağlılığa zarar verir ve bunun duygusal aldatmadan bağımsız olduğu düşünülemez. Sevgilisi olan erkek ya da kadın giderek ailesinden uzaklaşır, fatura da çocuklara dolayısıyla topluma çıkar.

 

Erkektir aldatır(!)

Birçok toplumda erkeğin eşini aldatması daha yaygındır. Ancak Batı toplumlarında, giderek kadınların erkeği aldatması da yaygınlaşmaktadır. Türkiye’de ise erkeklerin eşlerini aldatması aile kurumu için önemli bir sorundur. Bunun temelinde geleneksel aile anlayışımızın erkeğe adeta aldatma özgürlüğü vermesi yatar. “Erkektir, elinin kiridir, yapar ama döneceği yer yine evidir” düşüncesinin geleneksel aile modelinde hâlâ geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Ancak eğitim seviyesinin giderek yükselmesi ve çekirdek aileye geçişle birlikte erkeğin eşini aldatması da artık boşanma nedeni olarak daha sık karşımıza çıkmaktadır. Yani erkeğin eşini aldatması artık kadın tarafından eskisi gibi kabullenilmemektedir.

Aslında erkeğin aldatmaya meyilli olması onun doğasından yani biyolojik yapısından kaynaklanır. Erkekte çok eşlilik özelliği vardır. Bu genetik bir eğilimdir. Erkekte neslini devam ettirebilmek için en iyi avantajı/eşi bulma eğilimi kadına göre güçlüdür. Bu da çok sayıda üreme hücresi (sperm) demektir. Kadının vücudunda bulunan yumurta sayısı dört-beş bin arasındadır ve hayatı boyunca kullandığı yumurta sayısı yaklaşık dört yüzdür. Ancak erkekte sadece bir santimetreküp menide beş ila on milyon arasında sperm hücresi bulunur. Bu da erkeğin, neslinin devamı için kadına göre daha fazla cinsel beraberliğe girme eğiliminde olduğu anlamına gelir.

Kadın ise neslini devam ettirme dürtüsünde en iyi avantajı yakalamak için kendini gösterme eğilimindedir. Çünkü korkuya direnci zayıf olan kadın, annelik ve şefkat duygusunu ön planda tutar. Dolayısıyla kadının anneliği iyi yapabilme ve kendi genlerini aktarabilme eğilimi daha güçlüdür. Bu yüzden kadın, eş seçiminde biyolojik olarak en iyi avantajı yakalayabilmek için cinselliği ikinci planda tutma eğilimindedir.

 

Duygusal aldatma/cinsel aldatma

Biyolojik olarak erkeğin kadına nispeten cinsel ilişkiyi ön planda tutması, elbette aldatmanın tek nedeni değildir. Çünkü evlilik sadece cinsel ilişki üzerine kurulmaz. Bu yüzden, erkeğin eşini aldatmasının nedenleri arasında biyolojik eğilim dolaylı bir etken olarak değerlendirilmelidir. Yukarıda bahsettiğimiz geleneksel “erkektir yapar” anlayışının yanı sıra, modern hayatın cinselliğe bakışı da erkeği hatta kadını aldatmaya teşvik etmektedir.

Cinsel mutluluğu hayatın merkezine koyan anlayış, bireyi cinsel mutluluğu sınırsız yaşamaya teşvik ederken, bireyleri özellikle de erkekleri bu konuda kontrolsüz davranmaya itmektedir. “Dünyaya bir kez geldim, istediğim gibi yaşayacağım” anlayışı, soyut hedefi, inancı olmayanlar için mantıklı ve cazip görünebilir. Cinsel öğelerin ilgili ilgisiz her alanda, özellikle de reklam sektörü ve medyada kullanılması da bu anlayışı güçlendirmektedir.Duygusal aldatma ile cinsel aldatma arasında önemlilik-önemsizlik sıralaması yapmak da cinsel aldatmanın kılıfı olarak kullanılmaktadır. Bu anlayış cinsel özgürlüğü sevginin önüne koymakta, eşler arasındaki bağların yok sayılmasına izin vermektedir.

Erkeğin cinsel anlamda özgürce hareket etmesi kadını sadece cinsel bir obje olarak görmesi demektir. Üstelik yukarıda da belirttiğimiz gibi kadın erkek ilişkilerinde cinsel aldatma-duygusal aldatma ayrımı yapmak mümkün değildir. Tek gecelik cinsel ilişkilerde bile, erkek ertesi gün yaşananları unuturken, kadın en azından bir telefon bekler.

Aldatmaya karşı kadın ne yapmalı?

Evlilikte erkeğin eşini aldatmasına biyolojik özelliklerinden daha çok, eşiyle yaşadığı sorunlar, “Ben erkeğim, aldatırım” bakış açısı ya da cinselliğe duyulan zaaf neden olmaktadır.

İş hayatında bakımlı ve kozmetik sanayinin desteğiyle bir şekilde sevimli görünen kadınlarla karşılaşan erkeğin, evde kendisine ilgi göstermeyen bir eşi varsa, evlilikte olumsuz hava oluşur. Böyle bir durumda erkeğin, inancı da zayıfsa, cinsel sadakatini devam ettirmesi güçleşebilir. Evde sürekli gerilime neden olan sorunların yaşanması, eşlerin çocuklar konusunda sürekli tartışması ya da kişilik çatışmaları erkeği evden ve eşinden uzaklaştırır. Sorunlar karşısında gösterdiği, sığınacak güvenli bir liman arama özelliği, onu farklı arayışlara iter. Kadının erkeği kendisinden uzaklaştıracak böyle durumların farkında olması gerekir. Bu açıdan kadının, evin içindeki farklı sahalarda üstlendiği roller çok önemlidir.

Kadının rollerinden birini fazlaca önemseyip, eşine karşı duyarsızlaşması da aldatma nedeni olabilmektedir. Genellikle evlilikte bu durum çocuklar olduktan sonra çok yaşanır. Anne olan kadının öncelikleri, biyolojik özelliklerinin etkisiyle değişir. Bütün dikkatini çocuklarına ya da ev işlerine verir, eskisi gibi ilgilenemediği, sevgisini veremediği ya da sevgisine karşılık gösteremediği eşini ihmal etmeye başlar.

Elbette ki bu durum erkeğin yeni arayışlara girmesini haklı göstermez. Bu durumda erkeğin yapması gereken, sorunu çözmeye çalışmak, kendi hatalarını ve eşinin eksikliklerini analiz etmek ve bunların düzelmesini sağlayacak adımlar atmaktır. Ama birçok erkek doğru olanı yapmak yerine, kendini anneliğe kaptırmış eşini kendi haline bırakıp, yeni arayışlara girmeye, eksik kalan duygularını aldatma yoluyla tatmin etmeye çalışmaktadır. Bu yüzden kadının anne ve eş rolleri arasındaki dengeyi gözetmesi önemlidir.

 

Cinsel sadakatsizlik geliyorum der!

Aldatmanın ilk belirtisinin tarafların birbirine duyduğu ilgisinin azalması olduğu düşünülür. Eşler, ilginin azalmasını en kötü ihtimale yorarlar. İlgi azalması durumunda, “Eşim benimle ilgilenmiyor, demek ki hayatında başka biri var” gibi bir senaryo yazılır ve bu senaryoya göre hareket edilmeye başlanır. Bu son derece yanlıştır. Çünkü aldatma gibi ciddi bir konuda zanla, ihtimalle hareket edilemez; somut delillerin olması gerekir. Somut bir durum varsa, oturup soğukkanlı bir şekilde sorunu masaya yatırmak hatta üçüncü bir kişiden yardım almak lazımdır. Bunu yaparken de, aldatılan taraf sadece eşini suçlamak yerine, sorunun kendisine değen, kendisinden kaynaklanan yanları olup olmadığını anlamalıdır.

İlgi azalması yanı sıra, eşini seven bir insan aldatıldığını ya da aldatılacağını mutlaka anlar. Çünkü evlilikte sevgi önemli bir güçtür. Dolayısıyla eğer somut bazı belirtiler varsa, aldatılan taraf durumu öngörüp bunun önüne geçebilir. Çünkü cinsel aldatma bir süreçtir; genelde birdenbire gerçekleşmez ve ne kadar çabuk fark edilirse geri dönüşü o kadar kolay olur.

Cinsel aldatma üç aşamalı bir süreçtir. Birinci aşama hoşlanma duygusu, ikinci aşama sevgililik, üçüncü aşama ise cinselliktir. Uyanık ve mantıklı davranan kişi, henüz hoşlanma aşamasındayken eşinin durumunu fark edip aldatmasını engelleyebilir. Ancak bunu yaparken kıskançlık duygusuyla hareket edip, pire yüzünden yorgan yakmaya varacak tarzda davranmamak gerekir.

Örneğin bir erkek, gerek olmadığı halde işyerindeki kadın çalışma arkadaşlarıyla sık sık yemeğe çıkıyorsa, eşi bu durumdan hoşlanmadığını ona net bir şekilde hissettirmeli ama bunu bir sopa gibi kullanıp evliliği yaşanmaz hale getirecek biçimde de davranmamalıdır. Kadın eşine, “Benim bu duruma alışmamı bekleme, zaten alışmam da doğru değil. Evliliğimiz bu durumdan zarar görür. Kendini benim yerime koy ve aynı şeyi ben yapsam, sürekli erkeklerle yemeğe çıksam sen bunu nasıl karşılarsın bir düşün” diyerek duruma müdahale etmelidir. Yani eşini düşünmeye, empati kurmaya sevk edecek şeyler söylemeli, “Senin hissettiğin hoşlanma duygusunu, ben de hissedebilirim” mesajını vermelidir.

 

Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir

Aldatmanın cinsellik konusundaki zafiyetten kaynaklandığı durumlarda, aldatan kişi ciddi manada pişmanlık duyar. Bir erkeğin, özellikle iş hayatında ve sosyal çevresinde bir araya geldiği kadınlarla eşini aldatması, çoğunlukla onun bu konudaki zaaflarından kaynaklanmaktadır. Bu tür aldatmalarda erkek pişman olduğu halde, kadın, en ufak bir tartışmada ya da herhangi bir sorunda kinayeli konuşarak, laf atarak evvelce yaşanan aldatmayı sürekli sopa gibi kullanırsa ya da o konuyla ilgili ayrıntıların üzerine giderse, eşinin kendisini aldattığı kadının ekmeğine yağ sürmüş olur. Aldatan eşini affeden kadınların en çok yaptıkları hata, sürekli geçmişi deşmektir.

Kadınlar genellikle aldatmayı affeder ama unutamazlar. Zaten aldatılan kadının kendisine yaşatılan sadakatsizliği unutmasını beklemek doğru değildir. Ancak kadının sürekli aldatıldığını düşünmesi, hem depresyona girerek kendisinin mutsuz olmasına hem de bu durumun yansıdığı eşinin “Bu kadın değişti, artık beni mutlu edemez” düşüncesine kapılarak başka arayışlara yönelmesine neden olur.

Eğer eşi gerçekten pişman olmuşsa, kadın da “Aramızdaki sevgi bağını arttırmak için ne yapmalıyım?” diye düşünülmelidir. İnsan değerli bir şey kaybettiği zaman onu hemen unutmaz, tekrar bulmaya çalışır. Evlilik de böyledir. Aldatan eş, yere düşen mücevher gibidir. Mücevheri yere düştü diye çöpe atmak yerine, yerden alıp temizlemekte fayda vardır.

Ancak kadın aldatan eşini affederken ona mutlaka “Bir daha yaparsan sonuçları evliliğimiz için kötü olacak” mesajını vermelidir. Çünkü aldatan erkeğin hemen affedilmesini, hiçbir şey olmamış gibi davranılması, onun bu olayı “bir şey olmadı” şeklinde yorumlamasına ve aynı hatayı tekrarlamasına neden olur.

 

Aldatılanın ve aldatmanın psikolojisi

Depresyona etki eden olaylar arasında aldatmanın zannedilenden daha büyük yeri vardır. Hatta depresyona sebep olan en önemli olayların başında cinsel sadakatsizliğin geldiğini söyleyebiliriz. Ondan sonra ise eşin ölümü gelmektedir. Yani eşin aldatması, onun ölümünden daha çok psikolojik yaralanmaya neden olmaktadır. Aldatılıp da depresyona girmeyen az sayıda insan vardır.

Eşinin başka birine ilgi duyduğunu ya da kendisini aldattığını öğrenen kişi, çok öfkelenir, kendini değersiz ve sevgiye layık olmayan biri gibi hisseder. Bu ruh hali, onun misilleme yapmasına neden olabilmektedir. Cinsel aldatma yaşayan kişilerin en çok yaptıkları hata budur. Aldatılan kişinin “Madem sen beni aldattın, ben de seni aldatırım” düşüncesiyle hareket etmesi, yanlışı düzeltmek değil, bilakis başka bir yanlış daha yapmaktır. Geleneksel aile yapımızda aldatılan kişinin, ki bu genellikle kadındır, bu şekilde intikam aldığı pek görülmez.

Genelde kadınlarımız aldatmaya karşı duygularını bastırır ve olayı sineye çeker ya da evliliği bitirirler. Erkeğin pişman olduğu ve evliliğin sürdüğü durumlarda bile, kadın, kendisini beğenilmez hisseder ve eşinin diğer kadında ne bulduğunu sorgular.

Aldatma için sevgi azalması, yani kişinin eşine eskisi gibi ilgi duymaması bir bahane olarak dile getirilebilir. Eşini aldatan birçok erkek, “Ben artık sana karşı bir şey hissetmiyorum, onu seviyorum” gerekçesiyle hareket eder. Halbuki sevgi değişkendir, bir dönem hayat arkadaşına karşı bir şey hissetmemek, ömür boyu bu şekilde hissedilecek anlamına gelmez. Ayrıca insanın hoşlandığı kişiye yönelmesi, yani “Çıkarıma olan şey iyidir, doğrudur” düşüncesiyle hareket etmesi, bir anlamda çocukluktur.

Zevklerinin peşinde koşan insan olgunlaşmamıştır ve mutlu olamaz. İnsan gerçek mutluluğa eriştirecek olan soyut ideallerinin gerçekleşmesidir. Somut ve gündelik zevklerin yanı sıra, soyut idealleri de dikkate alarak yaşayan insan, hata yapsa da bundan pişman olur. Bu nedenle evlenecek kişilerin hayat felsefelerinin, kültürlerinin ve hayat piramitlerindeki ideallerin birbiriyle örtüşmesi çok önemlidir.

Yaşam felsefesi sadece dünyevi zevklere odaklı insanların evliliklerinde aldatmalara daha çok rastlanılır. Bu tür evliliklerde iş hayatı ve bireysel zevkler ailenin önündedir. Kırklı yaşlara doğru biraz da maddi birikime ve çevreye sahip olununca “Dünyaya bir daha mı geleceğim, bir çiçekle bahar olmaz” düşüncesiyle cinsel zevkin peşine düşülür. Daha çok erkeklerde görülen bu tip davranışların sonucunda, kadının tepkisine göre, evlilik ya devam ediyor ya da biter. Halbuki insan, evliliğin sadece cinsel beraberlik anlamına gelmediğini, kutsal bir yönünün olduğunu da düşünüyorsa zaten aldatmaya yönelmez. Zaaflarına yenilip buna yönelse bile, hata yaptığını anlayıp evliliğini kurtarmak için kendini yeniden toparlar.

 

Chat’te aldatma: Sevginin sanal tatmini

Son yıllarda internette masum arkadaşlıklar şeklinde başlayan, ancak sonu fiziksel aldatmaya ve ailelerin dağılmasına varan ilişkilerin bir hayli yaygınlaştığını görüyoruz.İnternetteki sohbet ortamları, evlilikte iki önemli psikolojik ihtiyaç olan beğenilme ve sevilme ihtiyacı karşılanmayan kadın ya da erkeğin sığınacağı limanlardan biri haline geldi.

Chat arkadaşlığının neden cazip olduğunu gösteren güzel bir örnek var: Ürdün’de boşanan bir çift, farkında olmadan internette chatleşmeye başlıyorlar ve sanal ortamdaki ilişkileri ilerleyince birbirlerine uygun kişiler olduklarını düşünüp yüz yüze görüşmeye karar veriyorlar. Tabii buluştuklarında şaşırıp kalıyorlar. Bu örnekte de görüldüğü gibi, birbirlerini daha önceden çok iyi tanıyan kişiler bile, chat odalarında gerçek yüzlerini gizleyip kendilerini farklı biri olarak tanıtabiliyorlar.

İnsanlar, sanal ortamda, olmak istedikleri kişiliği yansıtır ve karşı tarafla sadece yazı ya da görüntü yoluyla iletişim kurdukları için, kendilerini olduklarından daha farklı biçimde yansıtırlar. Bunun nedeni, chat anında insanın içindeki düşünce ve duygu obsesyonlarına kolaylıkla kendini kaptırmasıdır. Düşünce obsesyonu, beynimizin bir bölgesinin istem dışı yanlış düşünce üretmesidir. Bir ablanın kardeşini gezdirirken, onu bir arabanın önüne iteceğini, kısa süreli olarak düşünmesi gibi. Bu düşüncenin bir veya iki kere akla gelmesinin bir zararı yoktur ancak bunlar sık sık tekrarlanır ve abla kardeşini sokağa çıkarmaktan korkmaya başlarsa bu bir obsesyon halini alır.

Bir erkek, izlediği bir filmde gördüğü ya da sokakta karşılaştığı bir kadını eşinden daha fazla seviyormuş gibi hissedebilir. Bu da bir çeşit duygusal obsesyondur. İnsanda bu ve benzeri ani düşünce ve duyguların oluşması doğaldır. Önemli olan, insanın mantığının ve vicdanının bu düşünceleri onaylayıp onaylamadığıdır.

İnsanın içindeki düşünce ve duygu obsesyonları, chatleşme esnasında kontrolden çıkar. Kişi o anda hiç düşünmeden, süzgeçten geçirmeden aklına gelen her şeyi yazı ya da ses yoluyla karşı tarafa aktarır. Arzular ve dürtüler ile mantıklar ve kurallar arasındaki denge, arzular ve dürtülerden yana bozulur. Ayrıca chatleşmede, kişiler karşı tarafa kendilerini istedikleri şekilde, yani olumsuz yönlerini bastırarak ya da olmadıkları bir kişilik portesi çizerek tanıtırlar.

Bu nedenle chat ortamı, aldatmanın birinci safhası olan ‘hoşlanma’ için iyi bir zemin oluşturur. Cinsel aldatma gerçekleşmese bile, chat yaptığı kişiye âşık olma, daha doğrusu âşık olduğunu zannetme gibi duygusal aldatma durumları yaşanır.

Başta da belirttiğimiz gibi chatleşme ihtiyacı, kişinin beğenilme ve sevilme duygularının tatmin edilmemesinden kaynaklanır. Eğer eşlerden birinde chat yapma bağımlılık haline gelmişse, diğeri, “Yanlış yapıyorsun, sen ne yaptığını zannediyorsun?” diyerek onun üzerine gitmek yerine, eşinin bunu neden yaptığını, bu ihtiyacın arkasında hangi duyguların olduğunu anlamaya çalışmalıdır. Eşi chat bağımlısı olan kişinin, onun beğenilme ve sevilme ihtiyacını karşılayacak adımlar atması gerekir.

 

İkinci eş yada ‘kendini aldatma’

Son yıllarda, dini açıdan cinsel aldatmayı yasak olarak gören muhafazakâr kesimde, çok eşli erkekler sık sık gündeme gelmektedir. Çok eşliliği, muhafazakâr kesimdeki erkeklerin ekonomik olarak daha iyi duruma gelmesine bağlamak ya da çağ dışılık, kadın haklarını hiçe saymak gibi argümanlarla tartışmak yerine, dini, sosyal ve psikolojik açıdan ele almak daha doğru olacaktır.

Bilindiği gibi, İslam dininde ikinci evliliğe ruhsat vardır. Ancak İslam, çok evlilik için eşler arasında adaletli davranmak gibi ki bu oldukça güçtür bazı şartlar getirir. Dinimizde erkeğin poligami yani çok eşlilik eğilimi göz önüne alınarak, cinsel duygularını kontrol edemeyen erkekler için ikinci evliliğe izin verilmiştir. Bu izin ruhsattır, teşvik değildir.

İslam’ın tavsiyesi tek eşliliktir. Mesela Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin ikinci evlilik yapmasını istememiştir. Bütün İslam âlimleri, tek eşlilikte sadakati teşvik etmiş, çok eşlilik durumunu ise bir izin olarak görmüşlerdir. Günümüzde ise, dinine bağlı bazı erkekler biraz para kazanınca, cinsel isteklerine aldanarak “Bu hayat benim değil mi, istediğimi yaparım” düşüncesiyle hemen ikinci evliliğe girişmektedirler. Halbuki bu dünyada, insanın bütün duygularını istediği şekilde tatmin etmesi mümkün değildir.

Üstelik, cinsellik gibi sadece dakikalar süren bir zevkin, insanın hayatına yön vermemesi gerekir. Cinsellik insanı yönlendirmemeli; insan bu duyguyu yönlendirmelidir. Bunu yapamayan erkekler, ikinci evliliğe yönelmektedirler. Yani bir manada uzun vadeli düşünmeden, cinsel duygularına aldanarak, ikinci evlilik kararını almaktadırlar.

Aslında ekonomik açıdan rahatı yerinde olup da ikinci evliliği yapan birinin, hayal ettiği mutluluğa ulaşması neredeyse imkânsızdır. Çünkü ikinci eş, ister istemez kendi sorunlarıyla birlikte erkeğin hayatına girmekte, erkek ise “Hayatım daha güzel, daha renkli olacak” diye düşünürken, bir ailenin daha sorumluluğunu omuzlarına aldığını hesap etmemektedir.

İkinci eşle mutlu olan yoktur

Erkek, maddi imkânlarını vs. kullanarak, bir şekilde ilk eşini ikinci evliliğe ikna edebilir. İlk eş de, çocuklarını düşünerek, evliliği bozulmasın diye buna razı olabilir. Ancak bu, bütün sorunların çözüldüğü anlamına gelmez.

İkinci eş ister istemez, erkeğin ilk eşini tamamen aradan çıkarıp, eşini sadece kendisine ait kılmaya çalışır. Çünkü kendisi ‘ikincil’ konumda hissetmektedir. Bundan duyduğu rahatsızlığı ve ezikliği ev eşyaları, giyim kuşam gibi konularda aşırı tüketimle gidermeye çalışır. Erkek ise, çocuklarının annesi ve onca yıllık hayat arkadaşı olan ilk eşini silip atamaz. Bir müddet sonra, “Benimle az vakit geçiriyorsun, ona çok gittin, bana şunu almadın, ona bunu aldın, benim resmi nikâhım yok…” şeklinde şikâyetler peş peşe gelir. Sonuçta ne erkek, ne ilk eş, ne de ikinci eş mutlu olabilir. İki eşli olup da bedel ödemeyen, huzuru kaçmayan, acı çekmeyen birini bulmak pek mümkün değildir.

saglikliiliski (1)

Not: Dünya ve Türkiye nüfus istatistik verilerine baktığımız anda kadın ve erkek nüfusunun nerdeyse başbaşa olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla erkeklerin bir eşi varken ikinci evlilik yapmaları zaten nerdeyse mümkün değildir. Yoksa bazı erkekler iki eşli iken bazıları kendilerine eş bulamayacaktır. Bu da dünya düzeninin daha da bozulmasına yol açacaktır.

Nasıl güzel konuşabilirim?

Hemen hemen herkes yaptığı konuşmayla ya da yazdığı metinle karşısındakini etkilemek ister. Yalnızca bir topluluk önünde konuşurken değil, iş hayatında da özel hayatında da etkili konuşan insanların bu özellikleri sayesinde ön plana çıktığı, sözlerinin dikkate değer bulunduğu bir gerçektir. Peki, bunun için nelere dikkat edilmesi gerekiyor?

İşte etkili konuşmanın 7 yolu:

Hazırlık yapın

Etkili bir konuşma için öncelikle ne söyleyeceğiniz hakkında hazırlık yapın. Eğer planlı bir konuşmaysa ve bir metin üzerinden konuşmanızı yapacaksanız işe ilk olarak pratik yapmaktan başlayabilirsiniz. Ancak plansız ve hazırlıksız bir konuşma yapacaksanız, konuşmanız sırasında değineceğiniz noktaları kafanızdan geçirin, düşünmeden cümle kurmamaya ve hızlı konuşmamaya gayret edin.

Göz teması kurun

Etkili bir iletişim için uygulamanız gereken kuralların başında konuşurken göz teması kurmak yer alır. Eğer karşınızdakini konuşmanızla etkilemek ve söylediklerinizde samimi olduğunuza inandırmak istiyorsanız konuşurken göz teması kurmaktan çekinmeyin. Ancak bu yaparken rahatsız edici olmaktan kaçının.

Beden dilinizi doğru kullanın

Etkili bir iletişim için kullanılması gereken bir diğer yol da jest ve mimiklerinizdir. Beden dilinin önemini göz ardı etmeyin, enerjinizi doğru yayarak ve beden dilinizi doğru kullanarak, kendi duygu ve düşüncelerinizi beden dilinizle destekleyin.

Ses tonunuza dikkat edin

Dikkat etmeniz gereken bir diğer unsur ise ses tonunuzdur. Konuşurken doğru noktalarda nefes almaya, hızlı konuşmaktan ziyade tane tane konuşmaya dikkat edin. Ses tonunuz duygu ve düşünceleriniz hakkında ipucu verir. Bu nedenle heyecanlı, stresli, üzgün olduğunuz zamanlarda da bulunduğunuz ortama göre ses tonunuzu ayarlayın ve yüksek sesli veya kısık sesli konuşmamaya gayret edin.

Konuşurken mesajınızdan uzaklaşmayın

Anlattığınız şey hakkında karşınızda nasıl bir etki bırakmak istiyorsunuz? Dinleyiciye vermek istediğiniz mesaj tam olarak nedir? Farklı konulardan bahsetmek ve asıl konudan uzaklaşmak dikkatin dağılmasına ve verilmek istenen mesajın dinleyiciye ulaşmamasına neden olur. Konuşma yaparken vermek istediğiniz mesajın ekseninde konuşmanızı yapın. Bir amaca yönelmeden yapılan konuşmanın etkisiz kalacağını ve dinleyiciye ulaşmayacağını unutmayın.

Dikkat çekin

Etkili bir konuşmanın en önemli unsurları arasında, anlatılan şeylerle ilgili olarak dinleyicinin dikkatini çekmek yer alır. Eğer mizahi yönü güçlü birisiyseniz konuşmanız sırasında bu özelliğinizden faydalanabilirsiniz ya da konuşmanızla ilgili anektotlardan veya ilgi çekici verilerden faydalanarak dinleyicilerin dikkatini çekebilirsiniz.

Sözü çok uzatmayın

Gereğinden uzun konuşmalar hem inandırıcılığınızı kaybetmenize hem de dinleyicilerin dikkatinin ve ilgisinin azalmasına neden olur. Bu nedenle lafınızı uzatmamaya ve dinleyicinin ilgisini üzerinizde tutmaya dikkat edin.

Yazar ve kaynak:

Mehlika Akgün

https://www.kariyer.net/

Din, cihad ve zorlama: İslam barış dini midir?

“Sen sadece nasihat ver. Onlara zor kullanacak değilsin.”
(Ğaşiye Suresi, 21-22)

 

Resûlullah’ın (s.a) Mekke’nin fethindeki tavrı:

Yıkılan putlarına ağlayan insanları bile “dine girmeye” zorlamadı; bilakis, “Bugün siz serbestsiniz” diyerek imanın tabiî olarak kalblerine girmesinin yolunu açtı.

  1. DİN VE “ZORLAMA”

Cenab-ı Hakk’ın insanlık için seçtiği nihai din İslâm’ın uygulanması için takip edilen usuller zaman içinde değişik tartışmalara mevzu olmuştur. Dinin ve imanın mahiyetleri, Kur’ân’ın ilk müşahhas misali olan Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sireti, Râşid Halifeler ve Tâbiîn ile Ehl-i Sünnet’in amel ve itikad imamlarının telakki tarzlarını dikkate almadan yapılan yorumlar, mü’minler arasında sıkıntı sebebi teşkil etmiştir.

Çevre âmilleri, terbiye tarzları, psiko-sosyal yapısı itibariyle selef-i sâlihînin bütün mevcudiyetleri ile yöneldikleri İslâm’ı uygulama şekli ve metodlarından sarfınazar etmek “dinde hassas, aklî muhâkemede eksik” kişilerde, itici ve ürkütücü bir İslâm imajının gelişmesine yol açmıştır. Bu çerçevede, “Dinde zorluk yoktur”1 âyeti ile “İslâmî müsamaha” ve “cihad” mefhumlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiği, dün gündemde olduğu gibi, bugünkü Müslümanların da gündemindedir.

“Dinde zorlama”nın varlık ve yokluğunun nasıl anlaşılması gerektiğine geçmeden, dinin ve imanın tariflerine göz atmakta fayda vardır.

  1. Din ve imanın mahiyeti

“Din, Allah Teâlâ tarafından vaz’olunmuş bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir. Yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, Allah’a ne suretle ibadet edileceğini bildirir. İnsanları, kendi arzuları ile dini kabul eden akıl sahiplerini hayr olan işlere sevkeder. Dinin vâzıı Allah’tır, insanlara ulaştırıcısı da peygamberlerdir. Onların vazifeleri dinî hükümleri sadece tebliğ etmekten ibarettir.”2

İman, lügatta tasdik etmek, haberi veren zâtın anlattığı hükme gönüllü olarak boyun eğmek, onu doğru saymaktır. Istılâhî mânâsı ise, Peygamber (a.s.m.)’ın getirdiği şeyleri tasdik ve ikrar etmektir. İmanın gerçekleşmesi için bunlara topluca iman da yeterlidir. Muhakkik alimlere göre iman tasdikten ibarettir. Dıştaki alâmeti ve ikrar, sadece dünyevî hükümlerin tatbiki için gereklidir. İkrar ile, kişinin Müslüman olduğu toplumca da bilinir, benimsenir.İkrar, Allah indindeki Müslümanlığın şartı değildir. Bu sebeple ikrar aslî değil, zâid bir şarttır.3

İmanın mahiyetiyle ilgili diğer bir önemli husus da şudur: İmânın, akıl, fikir, nazar ve istidlâle bakan bir yönü vardır. Bilgi unsuru olan “marifet ve ilim” üzerine bina edilir. İmân edilecek şeyleri tanımadan sıhhatli bir imandan söz edilemez. Ayrıca, imanda “ihtiyar ve irade de” vazgeçilmez bir unsurdur.

“Bilinenin” iman edilen bir şey haline gelmesi için gönüllü olarak, “iz’an ve kabülü” şarttır. İmânın bu unsuru tamamen kesbidir. İmân irâdi bir tasdik, gönüllü bir kabül olduğu için de, mükellefiyetleri netice verir. Bu sebeple dini imanda sevgi unsuru ön plândadır. Fertlerin kalbindeki sevgi temeline dayanan iman hareketi, onun gelişmesi nisbetinde büyür ve cihanşümul hâle gelir. Dini akide sevgiye ve bilgiye dayanır. Bir adam gönülden benimsediği bir inancını da açıklamaktan (ikrar) haz alır, hatta gurur duyar.4 İmanın kazanılması açısından tarifini ortaya koyan Sa’d-ı Taftazani’nin,

“Cenabı- ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarinin sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.”

ifadesinde bile, Allah’ın “kulu iman ya da imansızlığa zorlamadığı” dikkate verilir.5

İmanın, “kalb ile tasdik, dil ile ikrardır” şeklindeki tarifi, onun ancak “dil ile ifade edilerek” anlaşılacağına işarettir. Tasdik asıl; ikrar ise, zâid bir rükündür. Bu sebeple zorlama altında “inanmıyorum” diyen imandan çıkmaz.6 Zorlama altında inanan kişiye ise “kâfirsin” denemez. Çünkü bu kişinin kalbiyle inanmış olma ihtimali de vardır. Kalbin içini okumak ise imkânsızdır.7

Üsame bin Zeyd ve bir grup Huruka’ya gönderilmişti. Üsame de orada, “Lâilâhe illallah” diyen birini, “Bu sözü ölüm korkusundan söyledi.” diyerek öldürdü. Halbuki Ensar o zâta karşı savaşmamıştı. Hadise, Rasulullah’ın şiddetli ikazına sebep olmuştur.8 Bir rivâyette de “kelime-i tevhidi söyleyen birini öldürenin cesedini toprağın kabul etmediği” görülmüştür. Hz. Peygamber,

“Arz bundan daha günahkâr kimseleri de kabul eder. Fakat, Cenab-ı Hak kelime-i tevhide hürmeten böyle ibret gösterdi.”

buyurmuştur. Bu sebeple zanna dayanan bilgi ile tekfir etmekten, gerek Hz. Peygamber, gerekse âlimlerimiz devamlı kaçınmıştır. Hatta İmam-ı Gazzâlî bu hususta,

“Ehl-i kıblenin, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ diyenin mal ve canını (tekfir etmek suretiyle) mübah saymak tehlikelidir. Bin kâfiri hayatta bırakmak hususunda yapılan yanlışlık, bir Müslümanın bir şişe kanını akıtmakla yapılan hatadan daha hafiftir.” der.9

  1. Niyet-din ilişkisi

Din ve imanın mahiyetine dair bu kısa açıklamadan sonra şunu söylemek mümkün: Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır. İkrah ile yapılan ameller, itikad, ibadet ve muâmelâtın hangisiyle ilgili olursa olsun kat’iyetle muteber sayılamaz.10 Bu,

“Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” hadisine de zıttır.

“Çünkü ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır.”11

“Halbuki onlar ihlâs ile, Allah’a kulluk etmekten başka birşeyle emrolunmamışlardır.”12 âyeti de

“niyeti sadece Allah rızasına münhasır kılmayı” esas alır.

İman gibi, İslâm kelimesinin kelime ve ıstılâhî mânâlarında da ihtiyar, gönülden benimseme anlamı vardır. İslâm, “selâm, sulh, sükûn, samimiyet ve bağlılık”ı ifade eder. İslâm’ın özü, yapılan iş, söylenen söz ve icra edilen fiilde samimi ve iyi niyetli olmak, araştırma sonucu, sağlam, doğru ve iyiye bağlanmak, teslim olmaktır.”13 Bunun için, Kur’ân’ın ilk ve son olarak üzerinde durduğu husus zihin terbiyesidir. Bütün hayvanlar gibi insanın da içgüdüleri vardır. Fakat onları irade ve ihtiyarı ile yönlendirir. İradeye hakim olan ve onun hürriyetini kullanan ise, zihin ve akıldır.14

Hem iman, hem de İslâmiyetin mânâsında “niyet ve samimiyet, irade ve ihtiyarla” benimseme asıldır. “Çünkü bir işten maksat ne ise, hüküm, niyet ve maksada göre verilir. Bütün ibadetlerde, -farz, vacip, sünnet, müstehap-hepsinde niyet farzdır. Niyet olmazsa ibadet olmaz, ibadet olmayınca sevap da olmaz.”15 Hatta niyet, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve hasiyete sahiptir. Niyet bir ruhtur, onun ruhu da ihlastır. Kurtuluş, sadece ihlas iledir.16 İhlas dinin itikad ve ameli ilgilendiren her meselesinde geçerlidir. Niyetsiz amel olmaz.

  1. Din ve hürriyet

Samimiyet, güzel niyet, gönülden bağlılık, hasbîlik, ihlas, içi ve dışı ile sadece Allah’ın rızasını gözetme gibi yüksek hallerin hiçbiri, “zorlama” ile meydana getirilemez. Baskı, şiddet, tehdit insanı bunların dışına iter ve reaksiyona sebep teşkil eder; ve, hiçbir zaman kalbî bir bağlılık sebebi olamaz. Çünkü milleti ve devleti şekillendiren manevî değerler yalnız inançla açıklanabilir. Gerçek ise, ancak ruhun hürlüğü içindeki bir hürriyet atmosferinde gelişir, kılıç zoruyla değil. İnanç hürriyeti de bütün hürriyetlerin bu sebeple anası sayılır. Çünkü “şahsiyeti hür geliştirme inanç hürriyeti ile mümkündür.”17

“Dinde ikrah yoktur. Muhakkak ki, hak ile bâtıl ap açık ortaya çıkmıştır.”

âyeti, dinin konusu ve tebliği açısından da müsbet bir yaklaşımı netice verir. “Dinin konusu ıztırarî değil, ihtiyarî fiillerdir. Dini ihtiyar ile dilemek gerekir. Bunun için ihtiyarı kaldıran fiillerden birisi olan ikrah dinde yoktur. Bu, ‘Dinde, dinin dairesinde, dinin hükmünde ikrah olmaz, olmamalıdır’ demektir. Dinin şanı ikrah değil, ikrahtan korumaktır. “İslâm’ın hakim olduğu yerde ikrah da bulunmaz.” diyen E. H. Yazır, “ikrah ile meydana gelen bir amelde dinin va’d ettiği sevap ve ikabın bulunmayacağını” hatırlatır. “Rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. Bu sebeple bir kişinin diğerine ikrah ederek bir ameli işlettirmesi de meşru’ ve muteber sayılmaz. Çünkü ikrah, bir insana hoşlanmadığı bir fiili zorla yaptırmaktır. Halbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir.”18 Hoş ve güzel olan dine, insanı, baskı ile sevketmek, onu antipatik bir hale getireceğinden, “zorlama” dinin özüne zıttır.

Dünya bir imtihan meydanıdır. Allah insanların önüne birçok seçenekler sunmaktadır. Şâyet din baskı ile insanlara benimsetilir, benimsetilmeye çalışılır ise bilgi, irade ve şuurla verilen karar sağlıklı olmaz. Seçme hürriyeti ortadan kalkar.19 İmtihan gerçeği altüst olur. Elmalılı H. Yazır, ikrahın dine girdirmek için caiz olmadığı gibi, bu fiile teşebbüs edenlerin de âyete zıt düşmüş olmasıyla cezaya çarptırılması gereğini ifade ediyor. İslâm ahkâmı altında herkes müşrik, Ehl-i kitap dinî haklarında serbesttir. Bir müşrik, dilerse, Hristiyanlığı ya da Yahudiliği seçebilir. Vergisini ödemek kaydı ile İslâm devleti ona karışmaz.

İnanma ve amelde tanınmış olan bu hürriyetin sınır noktası yok mudur? Elbette vardır ve olmalıdır da. Çünkü insan yaratılış itibariyle hem hayra, hem de şerre kabiliyetlidir. İnsanın akıl, şehvet ve gadab gibi hisleri mutlaka kayıt altına alınmalıdır. İnsan ruhunun kuvvelerine fıtraten bir had tayin edilmemiştir. Zulüm, tecavüz, kendine ya da gayrına zarar, eşyayı tahrip, dünyayı fesada verme gibi kötülüklerin menşeinde bu vardır. Sübjektif olmayan, insanı yanıltmayan bir sınırlama ölçüsü “küllî bir akıl” olan şeriattır.20 Zira kayıtsız bir hürriyet, bir vahşettir, hayvanlıktır. Hudutsuz hür yaşamak nefsin ve şeytanın esiri olmaktır. Şeriat dairesinde olmayan bir hürriyet rezil bir esarettir. Demek ki, imana ne kadar kuvvet verilirse hürriyet de o kadar parlar.21 Çünkü insan hür olsa da “abdullah”tır. Allah’ın kulu olmaktan kurtuluş yoktur. Öyle ise onun koyduğu sınırlayıcı kaidelere uymak gerekir.

  1. Kur’ân’da inanç hürriyeti

Hareket noktası edindiğimiz, Bakara sûresinin 256. âyeti olan,

“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”

hükmü, başka âyetlerde de geçmekte ve insanların “bizatihî güzel olan imanı” severek kabul etmesine fırsat tanınmaktadır.

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki kimseler elbette topyekün iman ederdi! Böyle iken, o halde sen inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”22

âyeti, inanmanın irade ve ilahî takdir boyutuna birlikte dikkat çeker. Şu âyet bu hususta daha açık bir tercih imkânı sunmaktadır:

“De ki: ‘Bu Kur’ân Rabbinizden gelen bir haktır. Dileyen iman etsin, dileyen kafir olsun.’”23

“De ki: ‘Ey insanlar, size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyeti kabul ederse o, ancak kendi faidesi için hidâyete ermiş; kim de saparsa o da yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben sizin başınızda bir bekçi değilim.”24

Bu âyetler hak ve bâtıl, doğru ve yanlışa inanma konusunda akıbetine katlanmak şartı ile insanların serbest bırakıldıklarını göstermektedir. İlgili âyet ve hadislerden din ve vicdan hürriyetinin muhtevası şöyle tespit edilebilir:

  1. İman etme,
    b. Bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre amel,
     c. Dinini öğretme, öğrenme ve neşir hakkı,
      d. Dinin emirlerini yerine getirme.

İslâm diğer inanç sahiplerinin imanlarına göre yaşama hürriyetlerini kanuni teminat altına almıştır. Bu tespitler inanç hürriyetinin varılabilecek zirve noktasını teşkil eder. Bu sebeple İslâm ülkelerinde tarih boyunca, kilise ve havralar, sinagoglar varlığını sürdürmüş, her türlü dinî merasim ve ayinlerini devlet himayesi altında yapagelmişlerdir.25

  1. İlgili emirlerin tatbiki

Bu hürriyetler İslâm hukukunda esaslı prensiplere bağlanmış, hayatın tamamını kuşatacak şekilde tanzim edilmiştir.26 İslâm dini son ve mütekâmil din olmasına rağmen fertleri İslâm’a girmek için zorlamamış, kimseye de böyle bir hak vermemiştir. Hz. Peygamberin sünnetinde bu hususun âyette esas alındığı şekilde tatbik edildiği görülür. Onu takip eden Raşid Halifelerden Hz. Ömer (r.a.) da Kudüs’ün Hristiyan ahalisine verdiği emanda, onlardan hiçbirinin dinlerini değiştirmek için zorlanmayacağını belirtmiştir.Medine Anayasası diye tarihe geçen ilk yazılı metinde de Hz. Peygamber bunu,

“Yahudilerin dini kendilerine, mü’minlerin dinleri de kendilerinedir. Buna gerek mevlaları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.” (md. 25) diye ifade etmiştir.

Ayrıca Necranlılarla yaptığı anlaşmada da şu madde bulunmaktadır:

“Necranlılar ve tâbileri için, malları, din ve cemaatları, kiliseleri ve malik oldukları diğer şeyler hususunda Allah’ın himayesi ve Muhammed’in teminatı vardır.”27

Bu düşüncenin eseri olarak tarih boyunca İslâm beldelerinin her tarafında kiliseler, havralar mevcudiyetlerini sürdürmüş, hatta Şam’ın Müslümanlar tarafından fethinden sonra, camiye çevrilen kilisenin yarısında Müslümanlar, yarısında da Hristiyanlar ibadetlerini sükunet içinde yerine getirmeye devam etmişlerdir. Hatta Kur’ân Ehl-i kitapla savaşanlara karşı Müslümanlara onları koruma talimatı verir:

“Haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir. Onlar haksız yere ve ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyorlar diye yurtlarından çıkartılmışlardır. Allah, insanların bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle def’etmeseydi, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi.”28

Müslümanların azınlıkta bulundukları dönemler için baskı kurma gibi bir niyetlerinden söz edilemez. Acaba, Allah’ın nusretine mazhar olup, binlerce insanla kendilerine yıllarca zulüm ve işkenceleri reva göre Kureyş müşriklerine hakim oldukları, Mekke’yi fethettikleri zaman nasıl davrandılar? Bir dinin güzelliğini, onu tebliğ eden zâtın hakkaniyetini de göstermesi bakımından Mekke’nin fethi tarihin akışını değiştiren bir özellik sahibidir. Hicretin 8. senesinde Müslümanların 300’ü süvari, yaklaşık 5.000 civarındaki insanla Mekke’yi fethi siyasî bir kurtuluş savaşıdır. Bununla birlikte Hz. Peygamber onları hiçbir meselede zorlamadı. “İmanın vicdan ve kalplere tabiî olarak akması için herkesi kalp ve vicdanlarıyla başbaşa bıraktı.”29 Fetih hutbesini okuduktan sonra,

“Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” dedi. Kureyşliler,

“Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Bize ancak hayır ve iyilik yapacağını umarız.” dediler. O da şöyle dedi,

“Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’la kardeşlerinin hali gibidir. Ben de size diyorum: ‘Bugün sizin için kınama yoktur. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir. Gidiniz, sizler serbestsiniz.’ ”30

Hakikat bu olmasına rağmen, bir kısım topluluklarda görülen dini baskı ile kabul ettirme temayülü, dinle değil, siyasetle ilgili bir husustur. Çünkü dinin aslı ve cevheri olan iman, gönlü yatıştırmak, ona nüfuz etmekten ibarettir. Gönlü bir işe sevketmenin de baskı ile alâkası yoktur. O, sadece açıklama ve delilleri ap açık sunmakla kabul edilir. Bu âyet, “İslâmî kuralların büyüklerinden” kabul edilir.31

  1. İSLÂMÎ MÜSAMAHA ANLAYIŞI
  2. Peygamberimizin müsamahası

İslâmiyet “zorlamanın” karşısında olduğu gibi, aksine dinî hayatta mü’minlere ve diğer insanlara karşı müsamahalı davranmayı öngörür. Müsamaha (tolerans) başkalarının inanç, düşünce ve duygularına karşı saygılı ve anlayışlı olmak demektir. Bâtıl din ve inanç sahiplerinin kendi gibi gerçeklere inanmasını istemek, bunun için meşru usullerle çalışmak “salabet-i diniyye”; bu sonuca cebr, şiddet ve zorla ulaşmaya çalışmak ise, “taassup”tur. Taassup, başkalarının inançlarına saygılı olmamak, onları da her halde kendi gibi olmaya zorlamaktır.

Müsamaha ile, dinî mukaddeslere hakaret eden, inançlarımızı ayaklar altına alan insanların kavlî ve fiilî tavırlarına karşı sessiz kalmak karıştırılmamalıdır. İkincisi müsamaha değil, dinde lâkaydlıktır. Bu noktada, Müslümandan beklenen “dinî gayret”tir. Dinî gayrete sahip çıkmanın sayısız örnekleri vardır…

Sa’d bin Übade, Rasulullah’ın da bulunduğu bir sohbette, “Karımın yanında yabancı bir erkek görsem onun boynunu kılıcımın keskin tarafı ile vururum.”dedi. Bunun üzerine Rasulullah (a.s.m.)

“Sa’d gayyur (çok kıskanç) bir adamdır. Fakat ben ondan daha gayyurum. Allah ise benden daha gayyurdur. Onun için fuhşun açık olanını da, gizli olanını da haram kılmıştır.” buyurdu.32

Müsamaha ile lâkaydlık, dinî gayret ile dinde lâubâlilik birbirine karıştırılmamalıdır. (İslâm’da ferdin ceza verme yetkisi ilerde gelecektir.)

Rasulullah Medine’de müşrikleri evinde misafir etmiştir. Yahudiler hasta olunca ziyarette bulunmuş, cenazeleri geçerken ayağa kalkmıştır. Necran’dan gelen Hristiyanları mescidde misafir etmiş ve burada dinî ayinlerini yerine getirmelerine izin vermiştir.33 Şu hadise onun müsamahasına mühim bir örnek teşkil eeder:

Bir bedevi mescidin bir kenarın işemişti. Oradakiler adama bağırıp çağırmaya başladılar. Hz. Peygamber de duruma şöyle müdahalede bulundu:

“Bırakın adam işini bitirsin. Sonra da üzerine bir kova su dökün. Zira siz işi zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için gönderildiniz.”34

Hz. Peygamber (a.s.m.) muhalif ve düşmanlarının dinî itikad ve amellerine olduğu gibi, siyasî inanç ve fikirlerine de tahammül etti. O gerçek bir müsamaha peygamberi idi ve bunu fiilî ve kavlî olarak gösterdi. Medineli Yahudilere ne kadar müsamahalı davrandıysa; her seferinde andlaşmayı, sözleşmeyi bozan taraf Yahudiler oldu. Hatta bir seferinde Yahudiler ona suikast planlamıştı. Bunun cezası kendi kitaplarına göre erkeklerin öldürülmesi, kadınların da hapsedilmesi idi. Fakat Peygamberimiz bunu da affetti. Hepsinin malı ve çocuklarıyla birlikte gitmelerine izin verdi.35

Hudeybiye anlaşmasının yürürlükte olduğu sırada Ten’im dağından seksen kişi Rasulullah’ı öldürme teşebbüsüne geçmişlerdi. Bunlar yakalanıp kendisine getirildi, fakat onları affetti. Hayber’de keçi kesip Rasulullah’a ikram eden bir Yahudi kadını, etin içine zehir atmıştı. “Peygamberse zaten bilir, değilse insanları ondan kurtarmış olurum.” diyerek öldürmeye teşebbüs etmişti. Peygamberimize mu’cizevî bir şekilde etteki zehir farkettirildi. Kadını affetti. Fakat etten zehirlenerek ölen Müslümanın yakınları, onu kısasen öldürdüler. 36

Uhud muharebesinde düşmanla karşılaşmasında dört dişi kırıldı, mübarek yüz ve başından yara almıştı. Ashab bunca eza ve cefalar arasında onun düşmanlarına beddua etmesini beklerken, Rasulullah, (a.s.m.) “insanlara beddua etmek için değil, onları Allah’ın yoluna çağırmak için geldiğini”ifade etti. Taif muhasarası sırasında, ayakları kanlar içindeyken, ellerini semaya kaldırmış, herkes Allah’tan bu beldeye bir musibet vermesi için dua edeceğini zannederken o,

“Rabbim Taif halkını İslâm’ın zenginliği ile nimetlendir ve onları Medine’ye dostluk ruhu ile gönder.” diye yalvardı.37

Hz Âişe Validemize göre, Rasulullah kimseden kendi namına intikam almamıştır. Hiçbir zaman kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermemiştir. Kureyşliler ona her türlü eza ve cefada bulundu. Alay etti, hakaret savurdu, saldırdılar, hayatına kasdettiler, ona pek çok defa savaş ilan ettiler. Fakat bütün bunların sonunda, on bin kişilik ordu ile Mekke’yi fethettiği zaman Rasulullah hiçbir kimseden intikam almadı. Küfürde aşırı giden dokuz kişi müstesna, herkesi affetti. Onlardan gelip pişman olanları salıverdi. 38

  1. Kur’an’ın müsamaha emirleri

Zikrettiğim misaller Rasulullah’ın “dini ve inançlarını benimsetme” uğruna en küçük bir baskı ve şiddetten bile kaçındığını gösterir. Bu müsamahanın kaynağı Rabbinin emirleridir. Kur’ân bu hususu değişik şekilde ele almış, zâtını o yüce mektepte kamil bir muallim haline getirmiştir.

“Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden yüz çevir.”39
“Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür. Ama, kim affeder ve barışırsa onun da ecri Allah’a attir. Doğrusu o zulmedenleri sevmez.”40
“O takva sahipleri bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever.”41
“Sana uyan mü’minlere şefkat kanatlarını ger. Eğer sana karşı gelirlerse, ‘Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım’ de.”42
“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen huysuz ve katı kalbli birisi olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Allah’ın da onları bağışlaması için dua et!…”43
“İyilik ve fenalık eşit değildir. Ey inanan kişi! Sen fenalığı en güzel şekilde def et! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.”44

Zikrettiğimiz âyetler müsamahayı emredenlerden sadece birkaçıdır. Şu da unutulmamalı ki, hoşgörü, her zaman aynı neticeyi vermeyebilir. Bu sebeple âyetleri değerlendirirken, hangi durumda nasıl bir hareket tarzı takip edileceği mevcut şartların basiretle incelenmesine de bağlıdır. Bu açıdan mü’minler, insanî münasebetlerde, akılcı ve ölçülü olmalıdır. Düşmanlık yerine dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasını; öfke, hiddet ve intikam yerine hilmi, yumuşaklığı, sabrı; kötülük yerine ihsan ve iyiliği, hayrı; cimrilik yerine cömertliği; dargınlık yerine arabuluculuğu, arkadaşlığı, merhamet ve şefkati, yardıma koşmayı, alçakgönüllü olmayı, ülfeti, afv ve bağışlamayı45 esas edinmeli; insanlara İslâmiyeti anlatmada basitten mürekkebe, azdan çoğa doğru tedricî bir yol takip etmelidir.

  1. Tebliğ-sulh ilişkisi

Müşriklerle savaşmayı emreden,

“Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın.”46 ve

“Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı.”47

âyetleri ve cihada izin veren, hatta emreden âyetlere bakarak İslâm’ın “kılıç dini olduğunu” söylemek bilgisizlik eseridir.

İslâmiyet barış dinidir. Arapça, “selâm” ile “islâm” kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de es-Selâm’dır. Cennetin de bir ismi Daru’s- Selâm’dır. Nihâyet mü’minlerin birbiriyle karşılaştıkları zaman ilk sözleri “selâm”dır.

Mü’min için aslolan barış tarafını tutmaktır.

“Rahman’ın kulları yeryüzünde mütevâzi yürürler. Câhiller kendilerine sataştıkları zaman ‘selâm’ derler.”48

Selâm mü’minin dilinden hiç düşmeyen bir kelimedir. Her tahiyyatta Allah’a “Bize ve Allah’ın diğer salih kulları üzerine selam olsun.” diye dua ederiz.49 Bu kadar barış ve selâmeti arzulayan bir dinin diğer insanlarla ilişkilerde de barışı esas alması kadar tabiî birşey olamaz. Bu sebeple Cenab-ı Hak Kur’ân’da birçok yerde barışa yönelmeyi emretmekte; savaşı ise en son çare olarak göstermektedir. Bu emirlerden birkaçı:

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın.”50
“Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz, size barışı teklif ederlerse Allah onlara dokunmanıza izin vermez.”51
“Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmaktan ve adalet etmekten Allah sizi men etmez.”52

Hz. Peygamber de gayri müslimlerle olan ilişkilerinde devamlı barış istikametinde hareket etmiş, harb başlatıcısı olmamıştır. Başkaların sebep olduğu savaşların başlangıcında da daima barış teklifinde bulunmuştur:

“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin. Karşılaştığınızda da sabredin.”53

Hz. Peygamberin dinini yaymak, Kur’ân’ı benimsetmek için barış ve sulha ne kadar önem verdiğini gösteren belgelerden birisi Hudeybiye Musalahası’dır. Hicretin 6. senesinde yapılan bu sulh andlaşması, İslâm’ın benimsenmesinde muazzam bir zafere kapı açmıştır.

Kâbe’yi tavaf etmek için Mekke ileri gelenlerine Rasulullah’ın elçiler vasıtasıyla yaptığı teklifler cevapsız kaldı. Üstelik Hz. Osman’ın da öldürüldüğü şayiası çıkarıldı. Müteaddit teşebbüsler savsaklanınca Rasulullah, “Allah bana biat yapılmasını emrediyor.” diyerek sahabilerden Allah yolunda savaştan dönmeyeceklerine dair söz aldı. Müslümanlardaki bu kararlılık sebebiyle müşrikler üç gün yanlarında tuttukları Hz. Osman’ı da salıverdiler. Fakat müşrikler, Rıdvan Biatı diye tarihe geçen bu biattan telaşa kapıldılar. Peygamberimiz ve ordusunun üzerlerine yürüyeceği endişesi ile aceleyle Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyeti sulh teklif etmek üzere Hz. Peygamber’e gönderdiler. Müzakereler sonunda imzalanan anlaşmada şu maddeler yer alıyordu:

  1. Müslümanlarla müşrikler, huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbiriyle on yıl müddetle savaşmayacaklar.
    b.Peygamber ve ashabı bu yıl Mekke’ye girmeyecek. Gelecek yıl da yalnız yolcu silâhı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe’yi tavaf edecekler ve Mekke’de de sadece üç gün kalıp dönecekler. Müşrikler ise o sırada şehri boşaltacaklar.
    c. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler iade edilmeyecek. Fakat Mekke’den Medine’ye, velev Müslüman dahi olsa, iltica edenler istendiği takdirde geri verilecekler.
    d. Arap kabilelerinden isteyen Peygamber’le, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacak.54
  2. Hudeybiye sulhunun neticeleri

Hudeybiye anlaşmasında görünüşte Müslümanların aleyhine olan maddeler vardı. Hatta bazı sahabiler Müslümanların izzeti korunmadı diye seslerini bile yükselttiler. Peygamberimiz (a.s.m.),

“Bizden onlara gidecek olanları, Allah bizden uzak etsin. Onlardan bize gelip geri çevireceğimizi de muhakkak ki Allah biliyor. Onlar için elbette bir genişlik yaratacaktır.”55

diye çevresindekileri teselli etti. Hz. Ömer anlaşma metni karşısında feveran ediyordu. Bilâhere şöyle diyordu:

“Ben hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman yapmadığım bir şekilde başvurdum. Eğer o gün kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılırdım.”56

Hudeybiye anlaşmasının hayır yönlerini Peygamberimiz şöyle anlattı:

“Hudeybiye sulhu en büyük fetihtir. Müşrikler sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize razı olmuş, emniyette bulunmanızı istemiştir. Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden öğreneceklerdir. Allah sizi onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ-salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.”57

Gerçekten Hz. Peygamber’in (a.s.m.) müjdelediği gibi, Hudeybiye’nin çok müsbet neticeleri olmuştur.

  1. O zamana kadar İslâm’ı ve İslâm devletini tanımak istemeyen Arap müşriklerinin dinî, siyasî ve iktisadî yönden tâbi oldukları Kureyş, İslâm devletini resmen kabul etmiş oldu. İslâm’ı ve Müslümanları topyekün imha için planlar hazırlayan bu kabile, kabına çekiliyor, on sene müddetle Müslümanlarla iyi münasebetler içinde olmaya, yani sulh ve sükun içinde hareket etmeye rıza gösteriyordu.
  2. Kureyş, İslâm devletinin başka bir hasım devletle halledilmesi gerekli mes’elelerinde tarafsız kalma şartına imza atıyordu.
  3. Maddî kılıç kınına kondu, Kur’an’ın mânevî, parlak kılıcı ortaya çıktı.Kalp ve akıllar fethe başlandı. Müslümanlar ile müşrikler serbestçe görüşme imkânı buldu. İslâmın sönmez nurlarını hal ve tavırlarıyla gösteren sahabilerin hali müşrikleri celbetti. Kavim ve kabile taassubu kırıldı. Birer harb dahisi olan Halid bin Velid ve Amr bin As gibi zâtlar maddî kılıçla mağlubiyeti içlerine sindiremiyordu. Fakat sulh ortamında müzakere ve sohbetler ile bizzat Rasulullah’a arz-ı teslimiyetle, Müslüman oldular.

Hudeybiye anlaşmasından Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene içinde Müslüman olanların sayısı, Hz. Peygamberin nübüvvet vazifesine başlayıp sulh gününe kadar Müslüman olanların sayısından fazladır.

İki sene önce umre için yola çıkan sahabiler (müslümanlar) 1400 iken, Mekke’nin fethine gidilirken bu rakam 10.000 civarını bulmuştu.

Kur’ân musalaha ile açılan “manevî fetihlere” işaretle,

“Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.”58

buyurmuştu. Bu âyet ve neticeye bakan bazı alimler, İslâmın “asıl zaferinin” manevî sahada olduğu neticesine varır.59 İmam-ı Zührî der ki,

“İslâm’da Hudeybiye musalahasından önce daha büyük bir fetih olmamıştır.”60

Sulhun İslâmiyetin benimsenmesi için ne derece önemli bir unsur olduğunu bilen Hz. Peygamber (a.s.m.) ne ekalliyette iken, ne de zafere ulaşmış olduğu halde hiçbir zaman, müşriklerin ve ehl-i kitabın inançlarına karşı “tahkir ve tezyif” kokan yaklaşım göstermedi. Bu hususta, Kur’ân’daki şu âyet onu apaçık menediyordu:

“Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları şeriklere sövmeyin ki, onlar da cahillikle hadlerini aşıp Allah’a sövmesinler. Her millete kendi işlediğini Biz böylece hoş gösterdik…”61

Kötülüğe kötülükle mukabele etmek, insanları İslâm’a düşman haline getirir. Hatta sadece inatçı tepkilerle karşılaşılmaz, Allah’a ve iman hakikatlarına karşı çok çirkin saygısızlıklar yapılmasına yol açar.62 Hudeybiye’nin yüzlerce insanın Müslüman olmasına sebep olan barış ve sükünet atmosferi, Rasulullah’ın müsamahaya dair zikrettiğimiz

“Kötülüğe iyiliğin en güzeli ile karşılık ver.”63

âyetini, tatbikinin de bir meyvesi sayılır. Yoksa “gerek Asr-ı Saadette ve gerekse takip eden yarım yüzyılda İslâm’ın kuzeyde ve güneyde, Asya’da ve Afrika’da binlerce insanın akıl ve kalplerine hakim olması”64 ne ile açıklanabilir?

  1. Devlet müsamahası

Hz. Peygamber (a.s.m.)’in mücadelesinin her safhasında “zorlama”dan uzak, devamlı düşmanın “kalbini kazanmaya müteveccih” bir metoda ağırlık verdiği dikkat çeker.

Muzaffer bir kumandan ve galibiyetteki grup olarak Hz. Muhammed (a.s.m.) ve ashabının dini yaymada nasıl bir “mülayemet çizgisi” takip ettiklerini gördük. Şimdi de, sıkıntılı günlerden sonra, Allah’ın ona lutfettiği “İslâm devletinin” başkanı olduğu zamanki tavırlarına göz atalım.

  1. İslâm otoriter değildir

Mekke’de Kureyş, Taif’te Sakîf siyasî birliği sağlarken Medine’de müthiş bir kaos hakimdi. İki büyük Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec arasında 120- 125 yıl devam eden iç çatışmalar ve kan davaları, iki önemli Yahudi kabilesi olan Beni Nadir ve Beni Kaynuka arasındaki sürtüşmeler şehirde siyasî birliğin teşekkülüne bir türlü imkân tanımıyordu. İşte Hz. Peygamber (a.s.m.) Hicretle geldiği Medine’de şarkiyatçı Wellhausen’in ifadesiyle “Böylesine muztarip, fakat siyasî birliğe muhtaç kabileler arasında din ve hukuk temeline dayalı yepyeni ve o günkü Araplar arasında da hayli garip bir siyasî birlik kurmayı”65 başarmıştı. Hz. Peygamber (a.s.m.) keşmekeş içindeki bu toplumda birinci problem olan kan dâvâlarının diyetlerini yazılı metin haline getirdi. Evs ve Hazrec biri şehrin güneyini, diğeri de kuzeyini tutmuş; Buas adı verilen asırlık kavgalardan bitkin halde idi.

Hicrete tekaddüm eden dönemdeki Medine’nin içinde bulunduğu bu şartlar Hz. Muhammed (a.s.m.)’in işini daha kolay hale getirdi. Önce nüfus sayımı yaptırttı. Müslüman olmayan Araplar da vardı. 1500 Müslüman vardı. İsimleri yazıldı. 10.000 nüfuslu şehrin 4.000 Yahudi, 4.500 kadarı müşrik Arap, ağırlığı hissedilmeyecek kadar da bir Hristiyan topluluk vardı. İlk önemli sosyal faaliyet olarak, Ensar ve Muhacirler arasında “muahat” (kardeşlik) akdi te’sis edildi.

Öte yandan Yahudi ve Müşrik Araplara da güven verildi. Bununla Hz. Peygamber, Medine üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmayı değil, kendi cemaatinin emniyet içinde hareket etmesini sağlamayı hedef edinmişti.66 Bu atmosferde tatbik edilen “birlik stratejisinin” muhtelif ülkelerdeki Müslümanların İslâmî hizmet anlayışına çok önemli bir projektör olduğunu düşünmek gerekiyor. Fevrîlik, şiddet ya da başkalarını dışlamak, kötülüklerini aleni yüze çarpmak gibi “usullerin” yanlışlığını burada şu tabloya bakarak ifade etmekten kaçınamayız.

  1. Medine site devletinde otorite

Hz. Peygamberin bu hareket tarzından nasıl bir noktaya varmak istediğini bir-iki maddede şöyle ifade etmek mümkün:

1) Müslümanlar bu Medine site devletinin ancak yüzde on beşini meydana getiriyor. Bu durumda en fazla muhtaç oldukları emniyet ve sükunet içinde dinlerini yaşamak kavlen ve fiilen bunu göstermekti.

 2) Herkese hukuk temelinde “Neysen osun” denilmiş oluyordu. Yahudiler de, müşrik Araplar da site devleti içinde hak ve hürriyetlerinde serbestçe hareket imkânına sahiptiler. Vesikaya taraf olanlar bu hakkı kullanmış, Müslümanlar ile aralarında çatışmaya varacak hiçbir ciddi problem de çıkmamıştır.

  3) İslâmî modelin “totaliter”(baskıcı) olduğunu vehmeden insanlar, bu örneğin farkında değiller. Şâyet insanlar hür bir şekilde herhangi bir dini tercih edeceklerse, hukuk ve sosyal hayat biçimlerinin de buna uygun olması gerekir. Bu durumda İslâm dini Müslümanları bağlar. Diğerlerini kapsayıp bağlamaz ve gayri müslimlerden bu hukuka göre hareket etmelerini de istemez.67

  1. Çoğulcu sisteme benzerlik

Bulaç’ın son maddeye aldığımız tespitleri, İslâm devlet modelinde Hz. Peygamberin (a.s.m.) “insanlara dini serbestçe tanıyabilmeleri” için insanî ve tabiî bir hürriyeti nasıl temin ettiğini göstermektedir. Gerçekten bu süreç, “İslâmîleşme modellerinde” içinde bulunduğumuz sıkıntılara karşı çok önemli çözüm ipuçları taşır.68 Çünkü Hz. Peygamber (a.s.m.) Hicret öncesindeki Mekke’de bir cemaat reisidir. Daru’l-Erkam’dan tebliğ ve cihadı yönlendirir. Hicret sonrası Medine’de ise, bir devlet başkanıdır. Mescid-i Nebevî de bu devletin merkezidir. Medine site devleti boy salarken, Mekke müşriklerinin tecavüz tehlikesi tamamen uzak değildir. Hatta, Abdullah bin Übeyy’in şehrin krallığına talip olduğunu açıklaması bile bu tehlikenin ayak sesleri sayılabilirdi. Bu sebeple Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ortak savunma metni üzerinde anlaşma sağlaması öncelikle kendi dini için hayatî önemi haizdir. İlk 1-25 maddesi Müslümanlara, kalan 27 madde ise Yahudilere dair olan insanlık tarihinin ilk yazılı anayasası olma şerefine sahip Medine Vesikası’nın konumuzla ilgili maddesine göre, (md: 25) “Her toplum, dinî, hukukî ve kültürel bağımsızlığa sahip olacak, kimse kimsenin din ve ibadetine karışmayacaktır.”69 Hatta Necran Hristiyanlarının kiliselerine karışılmaması metne girdi ve bunların Allah ve Peygamberinin himayesinde oldukları teminatı verildi.70 Bu sonraki İslâm devletlerinde de örnek kabul edilmiş ve zımmîler serbest bir şekilde dinî hayatlarını idame ettirmişlerdir. Mesela, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra “Galata Hristiyanlarının kiliselerine el konulmayacağı, bunların camiye çevrilmeyeceği, ibadetlerine karışılmayacağı ve Müslüman olmaya zorlanmayacağı”na dair teminat vermiştir.71

Gayri müslimlerin bulundukları beldeler barışla ele geçirilmiş ise, içindeki mabedlerden mevcutlara dokunulmaması, yenilerinin yapılması anlaşma şartlarına bağlıdır. Savaşla ele geçirilen beldede ise yeni mabedin yapılmasına izin verilmeyeceği kanaati yaygındır. Maamafih bu hususta zamanın şartlarına göre fetva verildiği görülür. Çağdaş İslâm hukukçularından A. Zeydan ise “Dinde zorlama yoktur” âyeti hükmünce, sahabe döneminde hiçbir mabedin yıkılmadığı gerçeğinden hareket eder.“Kur’ân’ın sağladığı din ve vicdan hürriyeti içinde, İslâm beldelerinde kilise ve havra inşa edilemeyeceği” hükmünü doğru bulmaz.72

Site devletin kuruluşunda Hz. Peygamber (a.s.m.)’in kendisine her şartta tâbi olmak için bey’at etmiş sahabileri vardı. Onlardan sağlam biat almıştı. Gayri müslimlere savaş ilan edebilirdi. Onları içinde bulundukları bâtıl itikatlardan kurtarmak için zorlayabilir, gözdağı verebilirdi. Bunları yapmadı. Çünkü,

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk dalaletten ayrılmıştır.”

âyeti buna izin vermiyordu. Mal, can, ve sair dinî hakları kullanmakta “eşitlik” üzere vardığı anlaşmayı bozma temayülündeki insanları da ikaz etti:

“Bir zımmîyi öldüren Cennet kokusunu koklayamaz. Halbuki onun kokusu kırk yıllık uzaklıktan hissedilir.”73

Hatta Ehl-i kitabın tavuk ve koyunlarından faydalanmanın hükmü sorulan İbn Abbas, “Onlar cizyelerini verdikleri müddetçe malları kendi rızaları olmadıkça size haramdır.”74 demiştir. Daha da ilerde, Kur’ân anlaşma halindeki Ehl-i kitabdan “zulmedenler hariç” en güzel şe-kilde mücadele edilmesini ve

“Bize de, size de indirilene iman ettik. İlahımız ve ilahınız Birdir. Biz O’na teslim olanlardanız.”75

demelerini emrediyordu. Müşrik reislerine bile iyi muamele yapılmasını tavsiye eden Kur’ân, mü’minlerin bu hususta titiz davranmasına rehberlik etti:

“Eğer müşriklerden biri eman dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah’ın sözünü işitsin, sonra onu emniyet içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilmez bir topluluktur.”76

Ashab da bu tavsiyelere harfiyyen uyar, müşriklerden sâdır olan sertliklere sabırla tahammül gösterirlerdi.

  1.     “Ortak kelime”ye davet

Evlilik, kestiklerini yemek, mecbur kalınırsa kaplarını dahi kullanmak kadar yakın münasebet kurulmasına izin verilen Ehl-i kitabı Kur’ân kendine çok yakın görmektedir. Bu sebeple,

“De ki: Ey kitab ehli olan Hristiyan ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.’ Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki, ‘Şahit olun, biz Müslümanız.’”77

ifadeleri onlara açık davet çıkarmaktadır. Âyetin nüzul sebebiyle ilgili farklı birkaç hadiseden söz edilir. Bunlardan birisi, Necran Hristiyanlarının din adamlarını “ilahlaştıracak” derecede yüceltmesidir. Ehl-i kitab Allah’a inansa bile sıfatlarında hataya düştüğü için şirktedir. Bir diğer rivâyet de Hz. Peygamberin Ehl-i kitabın Tevrat’taki metinleri değiştirdiklerini bilmesi gerçeğidir. Kur’ân bu âyetle, onların asıl tevhid inancına -ki kendi kitaplarında da bu vardı- dönmelerini hatırlatır. Çünkü Hristiyanlar İsa, Yahudiler de Üzeyr (a.s) hakkında “uluhiyet” isnadında bulunmakla vahiy gerçeğini tahrif etmişler, ayrıca din adamlarını Allah’la kul arasında vasıta saymışlardır.

Bu mücadele esnasında yukarıda zikrettiğimiz gibi “en güzel usulün tatbiki” emredilir. Ne yazık ki, “insanlar içinde hayata karşı en hırslı”78 bir millet olan Yahudiler her seferinde bu anlaşmaları bozmayı tercih etiler. Cizye verip Müslümanlarla birlikte yaşadıkları halde İslâm’a ve Hz. Muhammed (a.s.m.)’a ihanet eden Beni Nadir ve Beni Kurayza’ya karşı son mücadele çaresi olarak “silâhlı cihad” yapmak durumunda kalınmıştır. Bunu da Hz. Peygamber (asm) yine insanî ölçülerde, kademeli şekilde tatbik etmiştir.

  1. Münafıklara neden baskı yapılmadı?

İslâm’ın “devlet” çapındaki müsamahasını incelerken, Hz. Peygamberin (a.s.m.) mu’cizevî bir gözle, sahabilerin de basiretle “kesinlik” derecesinde tanıdıkları münafıklara karşı neden “baskı uygulayıp” İslâm cemiyeti dışına itmediği merak mevzuudur. Kitab ehlinin ve apaçık küfür içinde olan müşriklerin “kalblerini ısındırmak” düşüncesiyle “onlara dinî konularda müsamaha” ile bakıldığı kabul edilebilir. Halbuki münafıklar onlardan ziyade İslâmiyete zarar veriyordu.

“Dinde zorlama yoktur.” hükmünün sadece bahsini ettiğimiz kesimler için geçerli olduğunu düşünemeyiz. İslâmiyet cihanşümuldür. Hz. Muhammed (a.s.m.) da âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.79

Rasulullah (a.s.m.) bütün menfi tavırlarına rağmen, münafıkların kendilerini İslâm toplumunun bir parçası olarak hissetmeleri için elinden geleni yapıyordu. Onlar da İslâm cemiyetinin bir ferdi olarak toplantılara ve faaliyetlere, ibadetlere katılıyordu. Hatta savaş gibi hayatî ehemmiyeti olan konularda bile görüş belirtebiliyorlardı. Bunun sebeplerini şöyle tespit etmek mümkün:

        1) Din zâhire bakar

En önemlisi İslâm dininin yapısından kaynaklanmaktadır. Şeriat insanların iç dünyalarına değil, zahir ve amellerine bakar. Mekke’nin fethi için hazırlıklar yapıldığı bir sırada bir sahabi durumu değişik özel sebeplerden düşmana haber vermişti. Hz. Ömer’in şiddetli ısrarlarına rağmen Peygamber (a.s.m.) bu kişinin cezalandırılmasına izin vermedi. Müşahhas fertleri değil, “tipleri” küfre isnad ederek, zahirde küfür alameti hissettirmeyen insanlara bunu isnad etmekten şiddetle kaçınmıştır. Bu İslâmî tebliğ metodunun da özünü teşkil etmiştir. Çünkü İslâm’ın o konudaki hükmü kişiye henüz ulaşmamış olabilir, ya da nassı yanlış anlama, fikren tereddüt gibi mazeretleri olabilir…80

Rasulullah Uhud savaşından sonra, şehid olan Müslümanlar hakkında, “Bizimle beraber kalsalardı öldürülmezlerdi.” diyen münafıkları öldürmek için izin isteyen Hz. Ömer’e, “Allah’tan başka ilah olmadığını ve benim de onun Rasulü olduğumu söylemiyorlar mı?” diye sordu. Hz. Ömer (r.a.)“Evet ey Allah’ın Rasülü, fakat bunu öldürülmekten korktukları için yapıyorlar.” dedi. Peygamber (a.s.m.) bu sefer,“Lâilâheillallah Muhammedurrasulullah” diyeni öldürmekten men olundum.”buyurdu.81

         2) Siyasî sebep

Bir sebep de siyasîdir. Eğer münafıklar İslâm’a karşı düşmanlık yapıp, diğer İslâm düşmanlarına katılacak olsalardı, İslâm’a ve Müslümanlara daha fazla zarar verirlerdi.

Münafıklar her dönemde Müslümanlar arasında fitne başı olmuştu. Yakın bir bölgede ve kazanılması muhtemel olan Beni Müstalik gazvesine katılmışlardı. Gazve sonunda Müreysi kuyusunun başında Evs’li Said el-Gıfarî ile Hazrecli Veber el-Cühenî arasındaki tartışma neredeyse Ensar ile Muhacirleri karşı karşıya getiri-yordu. İşin bu safhasında araya giren münafıkların lideri Abdullah bin Übeyy, muhacirleri “nankörlükle” suçladı ve “Besle kargayı oysun gözünü” kabilinden hakaret dolu kelimeler sarfederek, “Rasulullah’ın yanındakilere nafaka vermeyiniz ki etrafındakiler dağılsın. Medine’ye döndüğümüzde kuvvetli olan zayıfı kovacaktır.” sözü ile tansiyonu arttırdı.82 Bu sözleri ile o, Müslümanların kabilecilik damarlarını harekete geçirmek istiyordu. Durum ve sözleri Rasulullah’a iletildi. Çağrıldı, fakat sözlerini inkâr etti. Hz. Ömer tekrar öldürülmesi için izin istedi. Peygamber (a.s.m.) “Muhammed ashabını öldürüyor demesinler.” diyerek izin vermedi.83 Hatta Abdullah bin Übeyy’in oğlu bizzat Rasulullah’dan izin istedi.“Belki başkası öldürürse içimde kin duyabilirim.” diye. Rasulullah ona da “Bizimle beraber olduğu sürece onunla arkadaş olur, sohbet ederiz” dedi. Kısacası Hz. Peygamber onları tanıdığı halde açıklamamış ve İslâmî toplum içinde Müslüman gibi yaşamalarına ses çıkarmamıştır. Bunun bir sebebi de, açıklanmaları halinde samimi Müslümanların onlarla çatışması, hatta iç savaş çıkma endişesi olabilir.

         3) Mühlet tanımak

Önemli bir sebep de onları İslâm’a kazanmak için mühlet tanımaktır. Belki içlerinden samimi olanlar nifaktan kurtulur ümidi ile Hz. Peygamberin ganimetlerden bile onlara fazla fazla verdiği olmuştur.84 Bunların istisnaları da vardır. Fakat umumi olarak Hz. Peygamberin münafıkları “zorlamak” suretiyle nifaklarını ortaya çıkarmamış olması dikkat çekicidir.

  1. CİHAD EMRİ VE ZORLAMA

İslâm’ın en mühim yönlerinden biri cihanşümul olmasıdır. Bu ise tebliğ ve cihadla mümkündür. Cihadın sadece silahlı bir mücadele olarak algılanması “dinin zorla kabul ettirildiği”ni akla getirir. Halbuki silahlı mücadele (savaş) cihad mefhumu içinde son olarak müracaat edilen bir husustur. Bunun “dinde zorluk yoktur” âyetiyle nasıl te’lif edildiğine bakalım.

Cihad, “Yeryüzünde Allah’ın kanunlarını hakim kılma davasıdır. Bu hareket kıyamete kadar sürecektir. Bu harekete mani olan İslâm düşmanlarıyla yapılan mücadele ise savaştır. Cihad sadece savaşı ifade etmez. Savaş ve silahlı mücadelenin dışında birçok usuller de cihad yapılır. Fakat harb ve savaş kelimeleri cihadın ihtiva ettiklerini ifade etmezler. Savaş daha büyük ve mukaddes olan cihadın bir parçasıdır. Kaldı ki, İslâm’da hiçbir zaman kan dökmek, toprak kazanmak, ganimet elde etmek için savaş yapılmaz. Bu gayelerle yapılan savaş merduttur,”85 cihadın yüksek faziletinden de uzaktır. İslâm’ın cihad anlayışında ilmen cihadda bulunmak hepsinin üzerindedir.86

Savaş âyetlerinin “Dinde zorluk yoktur.” âyetini neshetmediğinde bütün âlimler müttefiktir. Hatta İbn Teymiyye bu âyetin mukayyed değil, umumî olduğunu kaydeder. Âyetin nüzul sebebiyle ilgili rivâyet edilen hadise de enteresandır: Ensar’dan Salim bin Avf Rasulullah’a gelerek, “iki oğlunun Hristiyan olduklarını” belirterek, onları İslâm’a zorlamak için izin istedi. İşte bu sırada âyet nazil olarak, “hak ve bâtılın apaçık ortaya çıktığını ve dinde zorlama olmadığını” bildirdi.87

  1. Sabır Dönemi

Öncelikle Hz. Peygamber (asm)’in Hicret vak’asını cihad emri ile birlikte değerlendirmek gerekir. Takvim başlangıcı olarak seçilen Hicret, “irşad ve tebliğde bir metod, düşmanla münasebette siyasî bir taktiktir. O, düşmandan gelen tehdit ve tehlikelere üç merhalede karşı koymuştur: sabır, hicret ve cihad. Bu üç unsuru Hz. Peygamber (asm)’in hayatından ayırmak mümkün değildir.”88 Silahlı cihadın keyfiyetini ve bunun “zorlama” ile ilgisi olup olmadığını anlamak için bu “mücadele safhalarının” kısaca gözden geçirilmesi gerekiyor.

Hicret öncesi, Müslümanlar için tahammülü zor bir devredir. Her türlü takip ve işkencelerle doludur. Müşrikler, alay, dayak, küfür ve hakaretten boykot ve öldürmeye varıncaya kadar işkencenin her türlüsüne başvuruyordu.

Bu devrede Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıf idiler. Düşmandan gelen tecavüzlere fiilî bir mukabelede bulunmak derhal yok edilmelerini netice verebilirdi. Bu dönemde nazil âyetlerin sıkı sıkıya “sabrı” tavsiye etme sebebi de budur.

“Sen (habibim) sabret! Şüphe yok ki, Allah’ın vaadi haktır. (Buna) kat’î iman beslemekte olanlar, zinhar seni (sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler.”89

Kısacası bu dönemde Rasulullah (asm) imanı “sabır” olarak tarif edecek kadar mü’minleri sabra teşvik etmiştir. Bu, mutlak bir güçsüzlükten de gelmiyor, belirli bir mücadele vetiresinin kaçınılmaz safhasını teşkil ediyordu.

Sahabiler mukabelede bulunmak için güç ve adamlara sahip oldukları, ve sabırlarının tükenme noktasına geldiği, Rasulullah’tan sadece “vuruşmak için izin vermesini” talep ettikleri zamanda bile, o, “Ben Allah’tan emir almadıkça kendiliğimden izin veremem.” diyordu.90

  1. Hicret

Sabırdan sonra gelen ikinci safhadır. Sabrı gerektiren şartlarda lehte bir gelişme yok ise ve üstelik aleyhte olarak gittikçe artan zulümler karşı konamayacak dereceye gelmişse hicret edilecektir. Hz. Peygamber (a.s.m.) mü’minlerin dinini yaşamak ve neşretmek suretiyle ayakta kalamayacaklarına kanaat getirince Hicrete izin ve karar vermiştir. Demek ki, hicret de bir “kaçış” değil, dini yaşamak ve ikame etmek için bir arayıştır. Din kendine gaye olarak fiilen yaşanmayı tespit etmiştir. Bulunulan yer, bu gayenin gerçekleşmesine imkân tanımıyor ise, oradan hicret etmek şarttır, dinî bir vecibedir.91 Bu duruma düşen insanların hicret etmemesini Kur’ân mazur görmüyor, mes’ul tutuyor.92

  1. Cihada izin

Mücadelenin sabır ve hicreti tamamlayan üçüncü safhası cihaddır. Allahın elçisinin hayatında cihad, şartların İslâm lehine geliştiği safhada düşman tehdidine karşı koymak için başvurulan bir vasıtadır. Onüç yıl Mekke devrinde Müslümanların silahı sabırdır. Maddî mukabele kesinlikle yasaktır. Cihad izninin Hicretten sonraya ait olduğu alimlerce kabul edilen bir husustur.93 Bu dönemde Kur’ân kesinlikle silahlı mücadeleye izin vermedi. Müslümanların elinde en büyük silahları Kur’ân’dı.

“O halde kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân’la) onlara karşı olanca savaşınla mücadele et.”94

âyeti bunu emreder. “Rasulullah’ın güzel söz ve hikmetle yaptığı bu “savaş” neticesinde bir çok insan İslâm’a teslim oldu. Fakat küfür inadlarını sürdüren insanlar da olageldi. Onlar Müslümanlara eziyet vermeye devam ettiler. Nihâyet sıkıntılar öyle bir noktaya geldi ki, durgunlaşan tebliğin yolunu açmak için yeni bir yer aramak mecburiyeti ortaya çıktı. Çünkü Mekke müşrikleri mü’minleri topyekün katliama tâbi tutmak için fırsat kolluyordu. İşte, bizatihî güzel olmayan, ancak neticeleri itibariyle hayırlı işlere vesile olacaksa izin verilen savaş bu şartlarda meşru kılındı.95

Cihada izin veren Hacc sûresindeki ifadeler de “mutlak” değil, mukayyeddir; belli şartlara bağlıdır.

“Kendileriyle mukatele edilenlere (düşmanın hücumuna uğrayan mü’minlere) uğradıkları o zulümden dolayı, (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye elbette kemaliyle kâdirdir. Onlar haksız yere ve ancak, ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır.”96

Âyetteki kayıtlar, “kendileriyle savaşılmış olmak ve zulmen yurtlarından çıkarılmak”tır. Ancak Müslümanların maddî durumu düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette cihad umumî bir vecibe halini alır:

“Size harp açanlarla, Allah yolunda, siz de döğüşün (müdafaa harbi yapın), ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları (size savaş açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) çıkarın. Fitne katilden beterdir.”97

Burada Müslümanları Mekke’den çıkaran müşrikler bahis mevzuudur. Âyetler Hudeybiye sulhünden önceki durumu anlatır. Bu vahiyden sonra Hz. Peygamber (asm)’in kendisiyle savaşanlarla savaştığı, savaşmayanlara dokunmadığı belirtilir.98

İslâm’ın hedefe ulaşmasında tatbik edilen merhaleye dikkat edilirse, cihad izninin “dini yaymanın” önündeki engelleri bertaraf etmeye matuf olduğu ayan beyan ortaya çıkmaktadır. “Savaş ilan etmeyene dokunmamak” asıldır. Âyetler bize, “dine karşı çıkanlarla” değil, “karşı çıkanların içinden, savaş açanlarla” savaşmayı emrediyor. Bir rivâyette bu âyetlerin, Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olduğu söylenir. Anlaşmaya göre yolcu silahı ile, kılıçlar da kını içinde umre yapılacaktı. Fakat Müslümanlar “anlaşmaya rağmen” ani bir baskın ihtimali ve korkusunu devamlı içlerinde taşıyordu. Rasulullah Muhammed b. Mesleme komutasında 100 kişiden müteşekkil bir süvari birliği techiz ettirdi. Çünkü müşriklerin gayesinin “Müslümanları topyekün ya dininden döndürmek ya da imha etmek olduğu.” biliniyordu. Bu ise savaştan daha dehşetli bir fitne idi. Süvari birliği bekledi, diğer Müslümanlar onların kuvvetine güvenerek umreyi yerine getirdiler. Saldırı olmadığı için savaş da yaşanmadı.99

Bununla birlikte savaş hak ve hakikatı anlatmaya konan engelleri kaldırmak, dinî hürriyeti sağlamak için yapılır. Çünkü savaş ateşini alevlendiren Yahudiler ya da müşrikler olmuştur. Allah mü’minleri Rasulüne biatla, kararlı olmaya çağırmakla onlara karşı “caydırıcı” müeyyide hazırlamıştır. “Onlar ne zaman harp ateşini körüklemeye kalktılarsa Allah onu söndürdü. Onlar da arzda hep fesada koşarlar” âyetini bu durumu anlatır.100

  1. Savaştan önce davet

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin”101

buyuran Peygamber (asm)’in savaş zoru ile insanları İslâm’a girdirmeye çalışması mümkün değildir. Savaş şartları hazır olsa bile, “önce davet edip İslâm’a girmeleri” beklenir. İkinci merhalede cizye vermek suretiyle mal ve canlarına emniyet sözü verilir. Bunu da kabul etmezlerse, “insanî şartlarda kıtal”e başvurulur. Kıtalden önce belde ve ahalisinin Müslüman olup almadıkları da iyice tahkik edilir.

“Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, (meselelerin) tam açıklanmasını bekleyin. Size, (Müslümanca) selam verene, dünya hayatının geçici menfaatlerini arayarak, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.”102

Hz. Peygamber İslâm’a davet etmeden hiçbir toplulukla harbetmemiştir. Savaşta müdafaa yolunu tercih etmiş; iki ordu karşı karşıya gelince harbi başlatan taraf olmamıştır.103

“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan afiyet isteyin. Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”104

Hadisin başka bir rivâyetinde,

“Müşriklerden olan düşmanlarınızla karşılaştığınız zaman onları İslâm’a davet edin. Kabul ederlerse onlar sizin kardeşinizdir. Kabul etmezlerse İslâm devletine itaat etmeye davet edin. Onu da kabul etmezlerse Allah’tan yardım dileyerek onlarla harb edin.” buyurulur.105

  1. Savaştan gaye

Meşru bir müdafaa şekli olarak izin verilen savaştan gaye, yukarıdaki âyet ve hadislere göre şunlardır:

  1. Meşru müdafaa

Kâbe’yi ziyaretten men etmek, Rasulullah (a.s.m.)’a suikast tertip etmek, Müslümanları memleketlerinden çıkmaya zorlamak, Müslümanlarla varılan sulh anlaşmalarını bozup ihanette bulunmak.106 Bunların içinde bir kere olsun “kıtalin imanın farzı olduğu ve imanın kalplerde kökleşmesi için dini yaymanın bir yolu olduğu” zikredilmez.107 Çünkü zorla din kabul ettirilmez.

“Eğer Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hâlâ ayrılıktadırlar. Rabbin onları, ihtilâfa düşüp de saidler ve şakiler birbirinden ayrılsın diye yaratmıştır.”108

  1. Dinin ulviyetini göstermek

Hz. Peygamber (a.s.m.)’in dinini yaymak için tâkip ettiği usulde şu üç önemli unsur dikkat çeker: davete hazırlık, kadrolaşma, kitleye açılma, devletleşme. Medine’de kitab ehli ve müşrik Araplarla sulh andlaşması (Medine Vesikası) davete hazırlıktır. Bu esnada kardeşlik akdi yapılmak suretiyle Ensârla Muhacirîn sağlam şekilde İslâmiyeti benimseme imtihanından geçirildi, kadro teşekkül ettirildi. Çevre kabilelerle sıkı bir “dostluk akdi” ile de kitleye açılmanın adımları atıldı. Bu sırada Rasulullah (a.s.m.)’ın çevreyi kolaçan eden, ticaret kervanlarına saldırması muhtemel kişiler hakkında istihbarat toplayan bir karakol ekibi de vardı. Fakat sadece bilgi getiriyor, silahlı çatışmaya girmiyorlardı.109 Bu safhada cihadın altyapısı hazırlandı.

Hz. Peygamber (a.s.m.)’in dinini “zorlukla” ya da savaşla yaymayı tercih etmediğinin müşahhas bir misali de on yıllık Medine hayatında bizzat kendisinin de katıldığı yirmi yedi  gazve ile sahabiler komutasında gönderdiği altmış kadar seriyyede sadece 150 (düşman) kişinin maktül düşmesidir. Bu rakam ona katlansa bile 1.500 eder. Milyonlarca kilometrekarelik alana yayılan bir dinin her savaşına yalnızca 1.7 maktülün düşmesi bile onun insan kanına ne kadar hürmet ettiğinin belgesidir.110 Başka bir ifade ile bugünkü Avrupa kıtası kadar bir alan sadece 150 kadar kişinin kanı akmak suretiyle kazanılmıştır. İnsanlık tarihinde bedeli bu kadar az bir kazanç yoktur.

Hudeybiye seferi tamamen barışçı bir hareketti. Niyetlerinin sadece umre yapmak olduğunu Hz. Peygamber (a.s.m.) kendinden önce 1.400 kişi ile kurbanlıkları sevketmek suretiyle gösterdi. Kureyş düşmanca tavır takınınca

“Yazık Kureyş’e ki, kendilerini harp yiyip bitirdi. Benimle diğer Arapların arasını serbest bıraksa, ne olur sanki!”111 diyordu.

Kaldı ki, hangi şartlar altında olursa olsun, savaş ve zorlama ile kişinin din değiştirmeye sevkedilmesi alimlerin ittifakıyla günah telakki edilmiştir. İnanç ve amelle ilgili hususlarda İslâm fakihleri “zorlamanın” kesinlikle yasaklandığında müttefiktir.112 “Kıtal “ dine davet yollarından biri değildir. O sadece, “inanç özgürlüğünü korumak, insanların kendi irade ve ihtiyarları ile doğruyu bulma ortamını” hazırlamak için meşru kılınmıştır. Cihada izni ifade eden âyetteki “kütibe” kelimesi, vasiyyeti, yetimin hakkına riâyeti anlatan âyetlerde de geçer. Fakat onları kimse, dinin özünden saymamıştır” diyen Ammara, “bu sebeple cihadı da, dinin özünden değil, zaruretlerin getirdiği koruyucu bir unsur” olarak kabul eder.113 İnsanların inançlarını tercih edebilmesi için hür bir irade ile hareket etmiş olması şarttır. Aksi halde, “nifak perdesi kalınlaşır”; amelen Müslüman görünse de içi fitne kaynayan insanlar oluşur. Bu noktaya dikkat çeken Topaloğlu da,

“Cihad, İslâmiyeti zor kullanarak benimsetme yolu olmayıp, ‘din olarak varlığının’ kabul edilmesini ve yayılmasını engelleyen şartların ortadan kaldırılması için gayret sarfetmekten ibarettir.” der.114

Yani cihad dine girdirmek için değil, dinin ulviyet ve hakimiyetini ispat içindir. Savaştan sonra adilâne bir vergi sistemiyle kendi dini üzere kalmasına yine izin verilir.115

Tarihi bilinen hemen bütün tahrifata uğrayan dinler ve ideolojiler akidelerini yerleştirebilmek için belirli bir dönemde baskı, şiddet ve zulmü insanlara reva görmekten geri durmamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlıkta da böyle olmuştur. Endülüs’te Müslümanların kurdukları medeniyetin eserleri teker teker yok edildiği gibi, bir asır içinde tek bir Müslüman kalmayacak şekilde de temizlik yapılmıştır. Amerika’da da adanın yerlisi olan Kızılderililerin neredeyse nesli tükenmektedir. Fakat, Rasulullah (a.s.m.) hayatta iken yaklaşık 1.500.000 km.karelik bir alanda hakimiyet kuran İslâm’ın böyle bir ayıbı yoktur. Zikrettiğimiz gibi, bu kadar beldenin İslâmlaşması sırasında öldürülen düşman sayısı sadece 150 kişidir. Bu bile İslâm’ın savaş yerine ikna ve irşadla kabul edildiğinin en bariz örneğidir.116

“Dinde zorluk yoktur. Hak ile bâtıl açığa çıkmıştır.” âyetinin nüzul sebepleri arasında zikredilen hadiseye dikkat edersek, bu iddianın haklılık payı daha da artacaktır. Rivâyete göre, bi’setten önce Araplar çocuklarından biri ölünce, tekrar dünyaya gelecek çocuğu şâyet yaşarsa onun “Hristiyan veya Yahudilerle beraber yaşamasını nezreder”di. Bunu “mübarek ve hayırlı” sayarlardı. Çünkü onların dinini faziletli görerek nezretme âdeti yaygındı. Beni Salim bin Avf’dan Susayn namlı bir Ensarinin de Şam tacirlerinin telkini ile Hristiyan olmuş iki oğlan çocuğu vardı. Peygamberlik geldikten sonra, Medine’ye gelen çocuklarını görünce Susayn, “Vallahi sizi Müslüman olmadan bırakmam” diye ısrar etti. Onlar da bu ısrar karşısında Rasulullah (a.s.m.)’a müracaat ettiler. Âyet o zaman nâzil oldu.117

  1. Zulme engel olmak

“İslâm’da aslolan sulhtur. Savaş ise istisnâî bir durumdur. Zaten İslâm’ın kelime manâsı sulh ve sükûn demektir.”118 Ne var ki, bir devletin tek taraflı olarak sulh istemesi yeterli olmaz. Düşmanlık eden ve silâh yığmakla bunu gösterenler bulundukça siz de savaşa hazır olmak durumundasınız:

“Size ne oluyor da, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder…’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz.”119

Bu âyetler bize sırf zulmü önlemek, zalimlerin pençesindeki insanları kurtarmak için de savaşmanın meşru olduğunu gösterir. Bu insanlık için de asil bir harekettir.

  1. Din hürriyetini sağlamak

“Fitne kalmayıp, din, yalnız Allah’ın olana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse siz de vazgeçin. Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”120

âyetinde zikri geçen “fitne” Müslümanların inanç ve ibadet hususunda hür olmamasıdır. Burada dini yaymak için değil, din hürriyetini sağlamak için savaş yapılacağı vurgulanır. Zira İslâm bizatihî güçlüdür ve yayılması için savaşa ihtiyacı yoktur. Önünde engeller bulunmaz, azgınlarca yolu kesilmezse, emniyet ve hürriyet ortamında kalblere nüfuz etmek için kolaylıkla yol bulabilir. Baskı ve savaşla başkalarını İslâm’a girmeye zorlamak İslâm’ın bizzat kendine muhaliftir. Din ikna ve samimiyete dayanır. Baskı karşısında kabul edilen dinde samimiyet ve ihlâs bulunmaz. “Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır.” âyeti bunu ifade eder. İslâm’ın kılıçla yayılmış olduğu iddiası bu açıdan tarihî ve dinî gerçeklere tamamen zıttır.121

“Kur’ân örfünde savaş her şeyi mübah kılan bir intikam vasıtası değildir. Bu yüzden savaş nefsi müdafaa ve İslâmî davete zorla mani olunduğu takdirde söz konusu olmuştur. İslâm tarihi tahkik edildiği zaman görülecektir ki, barışın sağlanması mümkün olduğu takdirde asla savaş yolu tercih edilmemiştir. Ancak savaşın kaçınılmaz olduğu yerlerde savaşmak, adalet tesis etmek için başvurulacak en meşru yol olmuştur.”122

On iki yıllık Mekke hayatında tek suçu halis bir tevhid inancını sahiplenmek olan Müslümanların ancak dünyada emsali görülmemiş işkence ve hakaretler sonunda hicretine izin verilmesi bunun açık bir delilidir. Çünkü nuru görmeyen bazı insanlar başkalarının da görmesini istemezler. Üstelik kendini de insanların üzerinde vasi zannederler. Onlar namına düşünür, onların da bazı şeyleri anlamasının kendi vasıtasıyla olmasına izin verir. İşte Rasulullah (a.s.m.) savaş kararıyla, kendisiyle bu tür insanlar arasındaki engelleri kaldırmayı hedef almıştır. Hikmet bazen hilm ile, bazen ikna ve tebliğ ile, bazen de sertlikle ulaştırılır. Gazve ve seriyyelerin maksadı da budur. Bunlar hiçbir zaman birer intikam değil, sadece zalimlerin engellemesini ortadan kaldırmaya yöneliktir.123 Özellikle cihanşümul olan İslâm’ın, hayatı kuşatan prensipleri sadece irade ve ihtiyarla benimsenebilir. Zaten hiçbir inanç sistemi zorla kabul ettirilmekle bu kadar yıl ayakta kalamaz. Kaldı ki, böyle bir durum olsa, bilâhere kitleler halinde onu reddeden insanlar çıkar ve kendi rahatlarına bakarlardı. Halbuki tarih bu konuda bir tek örnek bile kaydetmemektedir.124 Bu sebepledir ki, Hicretten önce savaşın haram olduğunda bütün alimler müttefiktir.125 Çünkü dini yaymanın o şartlarda “sabır”dan” başka yolu yoktu.

  1. Savaş hadisinin yorumu

“Ben insanlarla Allah’tan başka ilahın olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet edinceye, namaz kılıncaya, zekat verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm’ın hakkı hariç. Artık samimi olup olmadıklarına dair durumları Allah’a kalmıştır.”126

Bu hadisi okurken şu hususlara dikkat gerekiyor:

1) Hadiste öldürülmesi emredilen “nâs” müşrik Araplardır. Çünkü onlar Rasulullah (a.s.m.)’ın Arap topraklarında emniyetli bir vatan tutmasına karşı çıkıyordu. Bu aşırı kin ve husumete karşı, o da, “Arabistan’da iki din kalmayana kadar” savaşı emretti.

2) Hadisin bir rivâyetinde “nâs” kelimesi “Arap müşrikleri” lafzıyla gelmiştir. Hadisi bitirirken Rasulullah’ın “Sen sadece nasihat ver. Onlara zor kullanacak değilsin.” (Ğaşiye, 88/21-22) âyetini okuması da bu mânâyı destekler.

3) Mekke’nin fethindeki tavrı da zikredilen hususun doğruluğuna delildir. Yıkılan putlarına ağlayan insanları bile “dine girmeye” zorlamadı; bilakis,“Bugün siz serbestsiniz” diyerek imanın tabiî olarak kalblerine girmesinin yolunu açtı.127

  1. İslâm ve otorite

Kur’ân bütün insanları “barışa” çağırır. Dünya ve âhiret hayatı için güzel ve iyi olanı istemeyi öğretir. İyi ve güzelin düşmanı olan şeytana ise “kesinlikle uymamayı” tavsiye ve emir buyurur. Barış ve huzuru bozan fitne unsurlarına karşı dikkatli ve teyakkuzda bulunmayı ister. Savaşı arzulamayı değil, mecbur kalınırsa sebat göstermeyi emreder. Mü’minlerin söz ve fiilleri ile bir bütünlük arzetmeleri, “sözü-özü bir” sâdık insanlar olmaları emredilir. Kısacası Kur’ân’da mevcut âyetlerden kişinin Allah’la ilişkisini düzenleyen, ruh ve beden sağlığının da temelini teşkil eden aktivitelere ibadet, kişinin çevresindeki insanlarla olan münasebetlerini düzenleyen prensiplere ahlâkî ve örfî kaideler, insanın diğer insanlarla olan ilişkisinde riâyet etmesi gerekli hukukî ve amelî hükümlere ise “muamelat” denilir; ki, hepsi birer prensip ve disiplini esas alır.128 İnsanın iç ve dış çevresinde Kur’ânî bir disiplin atmosferi meydana getirir. Yüce Allah’ın en kıymetli muhatabı olan insanın, bu prensipler mecmuasına uyması onun dünya-ahiret saadetinin de teminatıdır.

İbadet ve ahlâk ferdin kendisini ilgilendirdiği için, bunların terk edilmesi ile zahiren sosyal hayatta fazla bir sıkıntı hissedilmez. Ancak muâmelâtla ilgili ahkâm böyle değildir. İnsan insana ilişkileri düzenleyen hükümlerin ihmal edilmesi, cemiyette hakların zayiine, namusların payimal olmasına sebep olacağından, her hâlükârda bir otorite gereklidir. Bu devlet ve devlet başkanlığıdır. Âlimlerimiz İslâmda devlet başkanlığını, “Hz. Peygamber (a.s.m.) adına din ve dünya işlerinde umumî riyasettir.” diye tarif etmiştir.129 İmamın (devlet başkanının) varlığı dinen de zaruridir.

“Allah’a itaat edin, Rasüle ve sizden olan emir sahibine de itaat edin…”130

Hadiste de,

“Kim zamanın imamını tanımadan ölürse cahiliyye ölümü ile ölmüş olur.” denir.131

Dinî nassların mantığını izah eden Taftazanî ise, imametin gerekliliğini ifade ederken şunları söyler:

“Dünya ve âhiret hayatının salahına müeddi olan beraberlik, kâhir bir sultan olmaksızın tamamlanamaz. Böyle bir sultan bozuklukları bertaraf eder. Maslahatları korur. İnsan fıtratının sür’atle kaydığı fenalıkları bastırır. Tama’kârların üzerinde boğuştukları şeyleri tahdid eder… İmamın ortadan kalkmasıyla memleketi saran fesadın her tarafı istila etmesi onun ehemmiyetini anlamaya yeterli şahiddir.”132

“Bu sefer herkes kendi silâhıyla kendi hak ve malını koruma derdine düşer. Bu ise hem dinin, hem de Müslümanların yok olmasına sebep olur. Şu halde, imam tayini öyle bir zararı defeder ki, ondan daha büyüğü düşünülemez. Hatta denebilir ki, imam tayini, Müslümanların en büyük menfaatlerinden, dinin en ileri maksatlarından biridir.”133

Bir milletin başında otoriteyi temsilen devlet başkanı ya da imam bulunma zaruretinden, bu işin farziyyeti ortaya çıkmaktadır. Alimler imam tayin edilmesinin farz-ı kifaye olduğunu belirtir. Ehl-i Sünnet alimleri fitne ve fesadın önlenmesi için mutlaka bir imam tayin edilmesinde müttefiktir. Taşıması gerekli vasıflardan da, akıllı, adalet sahibi, bülüğa ermiş, erkek, hür bir kişi olmayı zikrederler.134 Fakat bu kişi hiçbir zaman keyfî hareket eden bir despot değildir.

İmam, Hz. Peygamber (a.s.m.)’in getirdiği hukuk sistemi içinde selâhiyetleri belirli bir temsilcidir. Hatta İslâm’daki “iyiliği emr, kötülükten men” prensipleri en üstteki idarecinin bile Allah’ın emirlerini bilen birisi karşısında boyun bükmesine sebeptir. İslâm bununla en alttaki insana devlet başkanına karşı “hakkı söyleme ve ikaz etme” otoritesi tanımıştır. Gerçek otorite de budur. Bu sebeple devlet başkanı “ilâhî hüviyete sahip manevî bir otorite” değil; devletin, cemaatin birlik ve beraberliğini sağlamak, Allah’ın kanunlarını uygulamak için yetkili bir merci olarak görülür.135

İslâm’da otoritenin sadece Allah’a ait olduğunu söyleyenler, ümmetin emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, irşad ve ikaz yetkilerini, meşveret hakkını elinden alıp, bunları “dokunulmazlık zırhına bürünmüş” bir şahsa indirgemekle insana bağlı bir otoriteyi kurma hatasına düşüyor. Halbuki Hz. Peygamber (a.s.m.)’den sonra hiç kimse “dokunulmaz ve masum” değildir. Bu sebeple meşveret ve demokrasi idaresi İslâm’ın özüne uygundur. Otorite ümmette olursa, herkes Allah’ın emirlerini, düşünmek söylemek hakkına sahip olur. İmam olarak seçilen kişi, halkı “ilahî hakla yöneten, Allah’ın vekili, halifesi ve gölgesi” gibi özellikler kazanmaz. Ümmetin naibi ve vekili olur; Allah’ın değil. Allah’ın vekili sayılırsa hesaba çekemezsiniz. Ümmetin vekili olursa, hesaba çeker, biat vermeyebilirsiniz, kanunları ihlal ettiği zaman görevden alma hakkı ümmetin elinde olur.136

Devlet ve imam otoritesi İslâm’ın aleyhine olan durumları takip, suçlulara ceza vermek için zaruridir. Nitekim Hz. Peygamber’ (a.s.m.) münafıkları “dinî meselelerde” zorlamamasına karşılık, Ka’b bin Eşref, Ebu Rafi, Ebu Afek gibi İslâm’a aleni zarar veren, faaliyetleri de başka türlü engellenemeyen kimselerin öldürülmesine karşı çıkmamıştır. Fakat zahiren bir suç işledikleri belli olmayan münafıklara ise, “Muhammed kendi muhaliflerini ortadan kaldırıyor” dedikodusuna engel olmak için dokunmamıştı. Fakat kendi yürüyüşünü taklid ederek, Peygamber’i (a.s.m.) küçük düşürmeye çalışan el-Hakem Ebi’l-Âs’ı da Taif’e sürdürmüştür.137

  1. CEZA SİSTEMİ

“Dinde zorlama yoktur.” âyetinin sarahati ile İslâm ceza hukukundaki kısas, had ve ta’zir gibi bazı temel prensipler arasında zıtlık yok mudur? Bu, bir sistemin muhafazası ile ilgilidir. Namaza baliğ kişinin namaz içinde sesli olarak gülmesi ile namazı bozulur. Ama aynı kişi namaz dışında kahkaha atsa bir şey olmaz. İhramlı bir insan hacc esnasında üzerindeki canlı kabilinden bir haşaratı bile öldüremez. Öldürürse cezası vardır. İslâm’a giren kişi de “serbest iradesiyle İslâmiyete girdikten sonra” bazı mükellefiyetlere imza koymuş, akitlerle kendini bağlamış sayılır. Din bu prensiplerle âdeta insanı “zorla cennete koymak”138 ister gibi sınırlamalar getirmiştir. Bununla Kur’ân kâinatta hakim olan sistemle insan bünyesi ve tavırları arasında bir âhenk tesis etmektedir. Yerlerde ve göklerde hükümran olan kudret Allah’ın kudretidir. İnsan da Ona boyun eğmelidir. Aksi halde insan, bir taraftan İslâm’a inandığını söylese, diğer taraftan da akıl ve vicdanını hevâ ve hevesininin dizginlerine teslim etse, dine inanmaktan, beklenen maslahat ve kemâl elde edilemez.

“Yerlerde ve göklerde birden fazla ilâh olsaydı her şey fesada uğrardı.”139

âyetinin ikazıyla insanlar arasında fesat başgösterir. Zina, sirkat, katl ve diğer ceza gerektiren suçları bu mantık içinde değerlendirmek gerekir.

Emirlerin maksadı, “dini, canı, aklı, nesli, malı korumaktır.”140

Cezaların konması da bu gayeleri gerçekleştirmeye yöneliktir. Kaynak itibariyle ilâhî olan İslâmiyet, bu yönü ile “beşerin maslahatına” ne kadar uygun olduğunu akıllara gösterir. Çünkü emir ve yasakların her birinde mutlaka hikmetler vardır.

“Hikmet, sözde ve fiilde isabettir. Bizatihi hayırdır.”141

Bu umumi prensibi hatırlattıktan sonra İslâm’da “zorlama mevzuu”yla iltibas edilen cezaların tarifine geçebiliriz.

  1. Suç ve cezalar
  2. Hadler

Had, “şer’î suçlar için belirlenmiş cezalar” demektir. Bu suçlar da yedi tanedir:

  1. Zina,
  2. İftira,
  3. İçki içmek,
  4. Hırsızlık,
  5. Yol kesmek ve yağmacılık,
  6. Dinden çıkmak (irtidat),
  7. Devlet nizamına karşı gelmek, (isyan, bağy).

Bunlardan her birine konulan cezalara “had” denir. Hadler, “Allah’ın hakkı olarak tespit edilen ve cemiyet (kamu) menfaatini korumak için konulmuş” cezalardır. Buradaki “Allah’ın hakkı” lafızlarıyla, “bu suçları işleyen fert ve cemiyetten, cezaların düşürülmesinin imkânsızlığı” kastedilir. Çünkü “Allah hakkı söz konusu olan yerde affedilme ve bir başka müeyyide ile değiştirme hakkı yoktur. Toplum ya da fert bu hadleri affedemez. Toplumun hakkı olsa idi, devlet başkanı (vekili de olabilir) belki başka bir ceza ile değiştirebilir, affedebilirdi.”142 Âmmenin menfaati “cemiyetten kötülüğün giderilmesi, emniyet durumunda asayişin hakim kılınması”dır. Aslında diğer suçların işlenmesi ve cezalarının yerine getirilmesinde Allah hakkı vardır. Çünkü kul hakkını yerine ulaştırmayı emreden de Allah’tır. Bu sebeple içinde kul hakkı olmayan Allah hakkı vardır; ama, içinde Allah hakkı bulunmayan kul hakkı yoktur. Hakkın kula aitliği düşürülmesinin sahih olmasıyla anlaşılır. Düşürülebilen (affı caiz olan) kul hakkıdır, düşürülemeyen ise Allahu Teâlânın hakkıdır.143

  1. Ta’zir

Ta’zir “çevirmek, reddetmek, men’etmek, te’dip eylemek” anlamlarına gelir. Ceza hukukunda ise, “hakkında had ve keffaret bulunmayan suç ve günahlarda Allah veya kul hakkı olarak icrası gerekli bulunan, miktar ve keyfiyetleri ise nasslarla tespit edilmemiş ceza”dır.144 Kur’ân ve hadisin iyi karşılamadığı haksız yere eziyet ve ar veren şeyleri irtikap nedeniyle gereklidir. Hakimin takdirine göre, ıslah oluncaya kadar hapis, otuz dokuz sopayı aşmamak şartıyla dayak olabileceği gibi; suçunu ilan, sürgün gibi hakimin duruma göre takdir edeceği cezalardan meydana gelir. Bunların arasında ta’zirle ıslah olmayanların öldürülmesini gerektiren suçlar vardır: Meselâ livatayı (erkek erkeğe ilişki) alışkanlık haline getirenler öldürülür.145

  1. Hadlerde tesir

Bunların maksadı, suçlunun cezalandırılması, suça mütemayil insanların gözünü korkutmaktır. Bu cezaların belirgin bir özelliği de “hepsinin belirli bir sınırının bulunması, ne aşağı ne de yukarıya çıkarılmasına izin olmayışı”dır. Çünkü, “bu miktar Şari’ (şeriatı koyan Allah) tarafından tayin ve tespit edilmiştir. Hadler suça teşvik ve sevkeden sebeplerle mücadele için, psikolojik temeli sağlam prensiplerdir.146 Şer’î suçlara Allah tarafından tayin edilen cezalar (had) Allah’ın rahmetindendir. Suç işlemeye engel olacak kadar sert, fakat suç işleyen insana zulmedecek kadar ileri değildir. Meselâ, “yalan söylemeye dili kesme, zinaya iğdiş etme, hırsızlığa kişiyi idam etme” cezaları verilmemiş; bilakis “felaketler ortadan kalksın, herkes kendi elindeki helaline rıza ve kanaat göstersin diye başkasının hakkını gasbetmeyeceği, tecavüze yeltenemeyeceği şiddette”147 cezalar takdir edilmiştir.

Şeriatın prensipleri Allah’ın yarattığı kuluna en uygun kanunlardır.Şeriatın tarifi de bunu anlatır:

“Şeriat, insanlardan sudur eden ihtiyarî fiilleri bir nizam ve intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülasasıdır. Veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır.”148

Müslümanlar hayatı düzenleyen prensip ve kanunlar hususunda başka bir kültür ve medeniyete muhtaç olmayacak kadar zengindir. Zuhaylî’nin ifadesiyle “geçmiş asırların birikimi olan eserleri, Batı kompleksi ile, bir yığın olarak görmemeli”dir. “Batılıların fikir sofrasında tufeylî olmaktan kurtulmanın zamanı gelmiştir.”149

  1. Şeriat sebepleri kaldırır

İslâm’ı ve Kur’ân’ın prensiplerini sadece cezaî müeyyidelere bakarak değerlendirmek çok yanlıştır. Kur’ân ve “şeriat mahiyeti itibariyle aklî deliller üzerine kuruludur. Şeriat temel ilimlerin hayatî noktalarını tamamiyle içine almış olan ilim ve fenlerin hülâsasıdır.”150

Sadeleştirerek iktibas ettiğimiz bu cümlenin devamında şeriatın hedefleri arasında sayılanlar şunlardır: 1. Ruhun kemâl sıfatlarıyla süslenmesi, 2. Kalbin kötülüklerden arındırılması, 3. Vicdanın terbiye edilmesi, 4. Cesedin ihtiyaçlarının tabiî ölçülerde giderilmesi, 5. Menzilin tedvir edilmesi, 6. Medeniyet âleminin siyaseti, 7. Âlemi nizama koymak, 8. Hukuk, 9. Muâmelâtı düzenlemek, 10. Âdâb-ı içtimâiye.

Bu ilim dalları şeriatın prensiplerinde dercedilmiştir. Kur’ân ve şeriat hayatın bütününü kucaklayan kaideler mecmuasıdır.

İslâm’ın insanı, ruhu, bedeni, evi, çevresi, sosyal hayatı, içinde bulunduğu hukuk sistemi ile birlikte ele aldığını, onu yüce bir kıvama getirmeyi hedeflediğini görürüz. Hukukî ceza kanunları bunun sadece bir bölümünü teşkil eder. Bu da “kasıtlı, iradî fiilleri” konu edinir. Ruh ve vicdanları ahlâkî faziletle süslenen insanlar bu tür suçlara yönelmez.

Kaldı ki, şeriat önce suça iten sebepleri ortadan kaldırır, bilahere suç işlenmiş cezayı verir.

“Fuhşun açık ve gizli hiçbir şekline yaklaşmayın.”151

“Âdem oğlunun zinadan nasibi yazılmıştır. Çaresiz ona erişecektir. İki gözün zinası ona bakmaktır. İki kulağın zinası fuhuşla ilgili şeyleri dinlemektir. Dilin zinası fuhuşla alâkalı sözdür. İki el de zina eder; zinaları harama el uzatmaktır. İki ayak da zina eder; zinaları fuhşa yürümektir. Kalb de zinaya heves eder. Artık ferc de bunları doğrular ya da yalan çıkarır.”152

hadisi, insanın uzuvlarını harama kullanmasının da derece itibariyle düşük de olsa, birer “zina fiili” olduğunu belirtiyor. Ki bunların hepsi kalbi karartan birer günahtır. Bunlardan sakındırmakla şeriat zinaya giden yolları kapatır. Âzâların yaptıkları zina ise, “kaçınılması” zor olanıdır. Cezaî müeyyide icap ettiren fiile giden yolu açmaktadır.

“Harama götüren her şey haramdır.” prensibi hem dinî ve uhrevî bir müeyyide, hem de İslâm hukukunun kabul ettiği temel bir esastır. Meselâ, zinaya bir adım sayılan birbirine nikâh düşen iki yabancı erkek ve kadının birarada bulunması da haramdır. Her haram ise Allah’a bir isyandır. Uhrevî cezayı da gerektirir.153

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Konumuzla ilgisi bakımından bu cezaların da “hemen kolayca” infaz edilmediklerini ifade etmek istiyoruz.“Dini, eli sopalı bir hakim ya da devlet başkanının elinde bir âlet” gibi takdim edenlerin, bu insanî vetire karşısında nasıl yanıldıklarını göstermeye çalışalım.

  1. Suçun ispatı

İslâmiyet bahis mevzuu suçların ispatında, yani bu suçların (gerçekleştiğinin tespiti konusunda) çok hassas davranmıştır. Meselâ zina fiilinde dört şahit gereklidirNamuslu kadına zina isnadında bulunup da dört şahidle bunu ispat edemeyene “namus iftirası” cezası olarak seksen değnek vurulur.154 Hukukçuların ekseriyetine göre şahitlerin dördü de erkek olmalıdır. Kocanın karısı hakkındaki zina şehadeti geçerli değildir (yalnız Hanefilerce makbuldür). Şahitler, suç üzerinden uzun bir zaman geçmeden, hep birlikte tek bir mecliste ifade vermelidir. Tek tek ve farklı zamanlarda gelmeleri geçersizdir. Şahitlerden birinin şehâdete ehliyetli olmadığı sabit olursa dâvâ yine düşer.155 Şahid dörtten az olursa söyleyen iftira etmiş kabul edilir. Buharî Mezâlim’de geçen bir hadiste,

“Her kim Müslüman kardeşinin ayıbını görür ve onu örterse Allah da kıyamet günü onun bir ayıbını örter.”

denilerek, çirkinliğin kapatılmasına tavsiye vardır.

Kadınların mâlî, şahsî ve ailevî işlerde şehadetleri geçerlidir. Cinâyet dâvâlarında ise geçersizdir. Bunda dört mezhep müttefiktir. Çünkü cinâyet dâvâları hayatî önemi haizdir. Cumhura göre karinelerle hüküm verilmez. Şüpheler hadleri düşürür. Şüphelerin had cezalarını düşürmesi umumî bir prensiptir. Kaynağı da şu hadistir:

“Şüpheli durumlarda had cezalarını bertaraf ediniz. Ve imkânınız bulundukça da Müslümanlara ölüm cezalarını uygulamayınız.”156

İslâm hukukuna göre bir kişi diğerine hukuken yasak olan bir fiili isnad ettiğinde bunu ispata zorlanır. İspatlayamaz ise kendisine ceza verilir. Bu husus Kitab ve Sünnetle sabittir.157 Şahitler akıllı, baliğ, hıfz ve adalete sahip, konuşabilir kimseler olmalıdır. Fâsıkın haberi delil sayılmaz. Hain, zinakâr kadın ve erkeğin de şehadetleri geçerli sayılmaz. Buradaki hıyanetten murad, “Allah’ın emrettiği büyük ve küçük şeyi yerine getirmeyen” kişidir.158 Suçun ispatındaki hassasiyeti ifade etmesi bakımından cinayetle ilgili birkaç şartı da dikkate sunalım: Suçunu ikrar edenin bir başkasına menfaati dokunuyorsa; ikrar tehdit ve dayak altında, sarhoş halde ve ilaç vs. ile baygın, kişi tam şuur halinde değilken veriliyorsa bu ikrar geçersizdir.159

Kişi yukarıda zikredilen suçlardan hiçbirisini ikrah altında işlemiş olmayacaktır. Sadece erkeğin ikrahla zina etmesi, bir mezhebe göre delil kabul edilmez. Hata, unutkanlık, zorlanmak, helak edilecek derecede bir tehdit, suçların “tam teşekkülünü” engelleyen unsurlar arasında kabul edilmiştir. Hz. Ali (r.a.) çölde su için bir çoban tarafından zinaya zorlanan kadına recm uygulatmamıştır.160

  1. Cezanın infazı

Burada ilgili suçlardan zinanın nasıl tatbik edildiğini kısaca anlatarak “caydırıcılık” noktasına dikkat çekmekle iktifa etmek istiyorum.

Cezalar İslâm hukukuna göre fertler tarafından değil, devlet reisi ya da onun selahiyetli kıldığı kişiler tarafından infaz edilir. İnfazlar aleni olur.Mü’minlerden bir grubun bunları görmesi gereklidir. Recm sırasında taşlayanların çok olması tercih edilir. Sopalamada ise bir kişi sopa atar. Zina haddi Allah haklarına girer. Çünkü bunun infazı kamu yararını ilgilendirmektedir. İndirme ve affı imkânsızdır. Allah’ın hakkı söz konusu olan yerde toplum ya da fertlerin o hakkı affetme yetkisi söz konusu edilemez. Ceza meydanda, çukur kazılmadan, herkesin gözü önünde icra olunur; zina eden kadın ise, elbiselerinin açılmaması için sıkı sıkıya bağlanarak taşlanır. Taşlara dayanamayıp kaçan kişinin suçu, ikrarı ile sübut buldu ise, firar, ikrarından rücuu anlamına gelir ve suç düşer. Şahitlerin şehadeti ile sabit olmuşsa bağlanır.

Sünnete uygun recm için, taşlayacak kişilerin mahkûmun karşısında namazdaki gibi saf tutması gerekir. Öndeki bir saf taş atar, geri çekilir, diğeri atar. Önce şahitler başlatılır. Ebu Hanife’ye göre şahitlerin taş atmaktan çekinmesi şehadetten dönmek anlamına gelir ve suçu düşürür. Kadın hamile ise doğumuna kadar beklenir. Taşlar yüz dışındaki organlara denk gelecek şe-kilde atılmalıdır. Büyüklük olarak da avuç içini doldurma ölçüsü esas alınır. Atışlar çabuk olmalı ve kısa sürede ölecek şekilde atılmalıdır. Recm yerine, kılıçla kesme, ipe asma gibi başka bir işlem tatbik edilemez. Cenaze sahiplerine teslim edilir. Ona da, diğer Müslümanlar gibi, dinî merasim icra edilir.161

Suçu ispatla ilgili hassasiyet örneklerinden birisi de hırsızlık durumudur. Hırsızın âkıl, baliğ, Müslüman, Malikîlere göre açlık dışında bir sebeple hırsızlık yapmış, babasının malını almamış olması gibi birtakım şartları vardır. Çalınan mal nisap miktarında ve mutlak mânâda korunma altında olmalıdır. Yere sarkan meyve ağacından yenene değil, ceplere ve eteklere doldurulana ceza gerekir.162 Bu şartlardan birkaçını şöyle sıralamak mümkün:

  1. Mal sahibi, hırsız malını almadan koruma imkânına sahip bulunmamalıdır.
    2. Çalınan mal çabuk bozulan cinsten olmamalıdır.
    3. Çalınan malda, hırsızın bir yorum ve te’ville dahi olsa hakkı bulunduğu şüphesi olmamalıdır.
    4. Hırsıza malın korunduğu bölüme girme izni verilmemiş olmalıdır.163

Bu bahse son vermeden önce, mürtedin cezasının da ölüm olduğunu hatırlatalım. Çünkü İslâm’ı ihtiyarı ile seçen bir kişi tekrar ondan çıkarsa, dinî mukaddesatı ayaklar altına almış oluyor ve yaptığı en büyük akdi çiğniyor. Çünkü inanmamak bir hak değildir. İmansız, sadece toplumu ifsad eder.164 Mürtedin vicdanı tamamen bozulduğundan, onda hiçbir hayırlı işe kabiliyet kalmaz. Bu sebeple hayat hakkı da yoktur.165 Tek çare onun cemiyet bahçesini kirletmesine engel olmaktır.

Dikkat edilirse her cezâî müeyyide bir kişinin sözü ile, gazete haberi ya da mercii belli olmayan bir sözle ispat edilmiş olmamaktadır. Çünkü bunlarda, ekseriyetle hile ve yalan, kast ve intikam, şahsiyet ve fertlerin özel hayatını rencide etme endişesi vardır. İslâm hukuku zinada, hırsızlıkta, kısasta işlemenin şartlarını, suçun ispat yollarını, şahitlerin ehliyetini ve yeterli olmasını muayyen ölçülere bağlamıştır. Bu, Kur’ân hukukunun insanlara getirdiği mükemmel bir insanî sistemdir. Nihayet, suç sabit olmuşsa infazıyla da diğer insanların görmesi, ibret alması, suça cesaret edemeyecekleri bir psikolojik atmosfer meydana getirilmesi hedef alınmıştır. Dinin insanların işledikleri suçlar sebebiyle emrettiği yasakları, “zorlama” şümulüne almak isteyenler büyük bir hata içindedir. Çünkü hiçbir hürriyet sınırsız değildir.Kur’ân, “hürriyeti kişinin ne kendine, ne gayrına zarar vermemesi” esasına bağlamıştır. Hürriyeti, “başkalarına zarar vermeden kişinin istediğini yapması” olarak idrak eden Batı cemiyetinin günümüzde geldiği kriz hali ortadadır. Ne yazık ki, benzer sonuçlar İslâm cemiyetlerinde de görülmektedir.

“Kanunun geçmişe geçerli olmaması, bilmemenin mazeret sayılması, suç ve cezaların mutlaka kanunla belirtilen birer fiil olması (suçun kanunîliği), sorumluluğun fiili icra edenle sınırlı tutulması, cezanın insanın kişiliğine uygun olması, faal bir nedamet halinde cezaların düşürülmesi, suçların birleşmesi halinde cezanın aşırı sınıra varmasını önleyici hükümlerin yer alması, suçu ispat şartlarının sıkı tutulması ve ağırlaştırılması”nı166 İslâm ceza hukukunun insanî veçheleri olarak özetleyebiliriz. Bunlar da dini zorla uygulamaya değil; suça teşebbüs edenlerin, pişmaniyeti de göz önünde tuturak kurtarılmasına yöneliktir. İslâm’ın rahmet cihetini ön plana çıkarmaktadır.

  1. İYİLİĞİ EMR, KÖTÜLÜKTEN MEN

“Dinde zorlama olmadığı” umumî prensibini değişik açılardan inceledikten sonra, dinî emir ve nehiylerin topluma hangi usulle ulaştırılması gerektiği bir sual olarak akla gelmektedir. Bunun ilk cevabı iyiliği emretmek, kötülükten menetmektir. Dört anahtar kelime ile özetlenen bu durum, İslâm’da çok mühim bir müessesedir. Bunun orijinal adı emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerdir. Ma’ruf, akılla idrak olunup şeriatın güzel kabul ettiği; münker de aklın ve şeriatın kabul etmeyip inkâr ettikleri amel ve işlerdir.167
Kur’ân’da,

“İçinizden öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın.”168

buyurulur. Âyet gereği, “iyiliği emr, kötülükten men edecek bir topluluk teşkili ya da imam tayini” Müslümanlara farz-ı kifayedir. Ümmet içinden bir grup bunu yerine getirirse, diğerleri mes’uliyetten kurtulur. Aksi halde hepsi mes’ul olur. Zaten, musibet gelince sadece zalimlere mahsus kalmaz.169 Bir başka âyette bu husus,

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Ayrıca onlarla en güzel bir şekilde mücadele et.”170

buyruğuyla ifade edilir. Bu âyette ise tebliğ ve irşad için üç mühim merhale dikkate sunulur: hikmet, nasihat, ikna. Meseleleri ilmî olarak düşünebilen insanlara irşad ve tebliğ üslubu hikmetle; terğib ve terhible istikameti bulabilecek olan avam kesimine nasihatla; bu iki grup arasında kalanlara ise, “ikna” yolu ile yapılmalıdır.171

“Sen sadece hatırlatıcısın. Onlar üzerine baskı uygulayan değilsin.”172

âyeti de bu merhalelerde zihinlere sadece kapı açılmasını, ihtiyar ve iradeyi elden alacak bir yola girilmemesini emreder.

Nitekim hadiste,

“Ya iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız, ya da Allah şerlilerinizi hayırlılarınıza musallat edecektir. O zaman hayırlılarınız dua etse de, duaları kabul edilmez.”173

denilir. Hadisin başka rivâyetlerinde, bu durum, “iyiler müdahele etmezse” ve “müdahale edecek güçte olanlar engel olmazsa” gibi, farklı lafızlarla anlatılmıştır.

Ma’rufu emr, münkerden nehy vazifesinin ehemmiyetinde bütün İslâmî mezhepler ittifak halindedir. Ancak bir kısım rafızîler bunu “devlet başkanının tayin edeceği şahıslar yapar” diyerek belli bir daraltmaya gitmiştir. Ehl-i Sünnete göre mesele füru’dandır (itikadî değil, amelî konulardan). Mu’tezile tarafından ise, usul’den sayılmıştır (temel ve ana mes’elelerden).174

Dinde zorlama yapılmazken, ikna, irşad ve tebliğin özünü teşkil eden “iyiliği emr, kötülükten men” vazifesinin keyfiyetine dair, akâid sahasında çok önemli kaynaklardan olan Taftazanî ve Cürcanî’nin eserlerindeki prensipleri hülasaten aktarmak yerinde olacaktır:

Ma’ruftan murad vacibdir. Münkerden murad da haramdır. Bu sebeple alimler, ma’rufun emredilip münkerin yasaklanmasını kesin bir dille vacip bir vazife telakki ettiler. Ancak mendup olan bir işin emri vacib değildir, sadece menduptur…

“Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarar vermez.”175

ve “Dinde zorlama yoktur” mealindeki âyetlere bakarak bunun vacip olmadığı söylenirse, deriz ki: Burada mânâ, ‘vacibleri edâ ve günah olan şeyleri terk etmek, ma’rufu emr, münkerleri de nehyetmek suretiyle nefislerinizi ıslah edin. Nehiyde bulunduktan sonra asilerin inad ederek günahı işlemekte ısrarları size zarar vermez. Kezâ sapığın dalâleti, nehyettiği takdirde, hidâyette olan kimseye zarar vermez’ demektir.

Taftazanî emr ve nehyi vacib kılan şartları ise şöyle sıralar:

  1. Yapacak kişinin emr ya da nehyedilen şeyin farz, vacip, mendup; haram, mendup, müstehap mı olduğunu bilmesidir. Tâ ki emir ve nehiy de şeriatça uygun olan şey için yapılsın.
  2. Müessir olunacağına dair kanaattir. Tesir etmeyeceği kesinlikle bilinen birşey, abesle meşgul olmaktır. Hatta tesirsiz olan bir işte, dinin aziz kılınmasından ziyade alçaltılması bile bahis mevzuudur.
  3. İyiliği emr ve kötülüğü nehy sonunda elde edilecek müsbet netice, ortadaki fenalıktan daha çok veya en azından ona denk olmalıdır. Bu da vacip olan vazife hakkındadır. Caiz olan hakkında değildir.

Bu vasıfların bilinmesinden sonra “Vazife kimin omuzundadır?” suali akla geliyor. Taftazanî ve Cürcanî’nin açıklamalarına göre, bu suale şöyle cevap vermek mümkün:

  1. Bu vazife devlet başkanına münhasır değildir. Vatandaştan herhangi bir kimse de gerekirse devlet başkanını ya da herhangi bir münker sahibini ikaz edebilir.
  2. Münker, kıtal, savaş ve silah kullanılmak suretiyle ortadan kaldırılabilecek bir iş ise, durum devleti ilgilendirir ve onun va-zife ve selahiyetine girer. Fertlerin bu işe girişmesi fitneye sebep olur. Cürcanî’ye göre, “Emir ve nehiyde bulunacak kimse, faaliyetinin fitnenin uyanıp kaynaşacağına veya maksadın hasıl olmayacağına zannı galip gelirse, emir ve nehiyden çekinmelidir. Bu durumda ona bu vazife vacip olmaz.”
  3. Münker olduğunu tespit etmeye alim veya cahil arasında fark olmayan hususlarda, nehye herkes liyakatlidir. Ancak kahır ve zorbalıkla değil. Çünkü zorbalık fitne uyanmasına sebeptir.
  4. Fiilin münker ve ma’ruf olduğunu tesbit alimin içtihadına bağlı ise buna avâmın karışması caiz değildir.
  5. İyiliği emr, kötülükten men’ sadece takva ve vera’ sahibi insanlara münhasır değildir. Münkeri gören, onu yapmakta olsa bile, yasaklamakla mükelleftir. Zira münkeri terk etmesi ve münkeri yasaklaması ayrı iki farzdır. Bunlardan birini terkedene diğerini de terketmesi gerekmez.
  6. Bu iş için hususi memurlar tayin edilirse, bu kimse araştırma ve tecessüse girmeden Allah’ın hukukuna giren meselelerde murakabede bulunur. Ancak bunu yaparken her meseleye karışmaz. Hak sahibi kendisinden yardım talep ederse müdahale eder. Hatta muhtesipler üstünkörü karar veren hakimlere, namazı aşırı derecede uzatan imamlara bile karışır.

Kaydedilen hususlara bakılırsa, dinin önemli bir unsuru olan iyiliği emr ve kötülükten men’ vazifesinin, zorbalıktan uzak olarak, dikkat ve itina ile, muhatabın içinde bulunduğu hali ve münkerin dinî hükmünü bilerek ve ikazdan sonra da fit-neye sebep olmayacak bir üslup içinde yapılması icap ettiği ortaya çıkıyor. Bu hususu şu hadis-i şerifle tamamlayalım:

“Sizden kim bir münker görürse eliyle düzeltsin. Buna muktedir olamazsa diliyle, buna da muktedir olamazsa kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[Müslim, İman 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu’l-İydeyn 248 (1140); Tirmizî, Fiten 11 (2173)]

Buhari, Müslim ve Ebu Davud’da rivâyet edilen bu hadis emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’in devlet eliyle kesin netice alıcı tedbir ve yollarla yapıldığı “ihtisap” kurumunun da temeli kabul edilir.176 Dinî ve ahlâkî bakımdan iyiliği emr ve kötülüğü men vazifesinin terkedilemeyeceğine dair çok şiddetli ikazlar taşıyan âyet ve hadisler vardır. İslâmî irşad, tebliğ, ıslah ve terbiye, vaaz ve hitabet gibi yüzlerce âyet ve hadisin mevzuunu teşkil eden bir mes’uliyetler sahası, “dinde zorlama” yoktur hükmünün yanında “dinin nasıl anlatılması” gerektiğini gösterir. Bunları teker teker ele alıp incelemek çalışmanın hedefini aşmaktadır.177 Bu hususla ilgili bir ayrımı yapmadan geçmek istemiyoruz: İyiliği emr ve kötülükten men ile “ihtisap” kurumu birkaç hususta birbirinden ayrılır. İhtisap kurumu İslâm’ın, hürriyetin meşru sınırını aşarak suiistimal edenlere karşı ilgisiz kalmadığını da gösterir.178

Devletin kurduğu “hisbe teşkilatı” bugünkü karşılığı ile, polis, zabıta, jandarma ve savcının vazifesini görürdü. İrşad ise hisbe vazifesinin fahri olarak yerine getirilmesidir. Hisbe, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’in kurum haline getirilmiş şeklidir. Aralarındaki (irşad ile) farklar şunlardır:

  1. Kötülüğü men muhtesib için farz-ı ayndır. Mürşid için ise fiilen men şart değildir.
    2. Muhtesibin işi münhasıran budur. Mürşid başka işlerle de ilgilenebilir.
    3. Muhtesip yardım istenirse gitmeye mecburdur. Mürşid için böyle bir mecburiyet yoktur.
    4. Muhtesip tecessüsten sakınmak şartıyla işlenen kötülükleri araştırır, soruşturur. Mürşid tahkikat yapma hakkına da sahip değildir.
    5. Muhtesip resmen devlet tarafından tayin edilir. Mürşid için tayin söz konusu değildir. Tayin edilmeden de bu vazifede çalışılabilinir.
    6. Muhtesip vazifesini yapmak için yardımcı elemanlar da kullanabilir.
    7. Muhtesip gerekli görürse, ta’zir, hapis, tevkif gibi cezalar verir. Mürşid veremez.
    8. Muhtesip yaptığı işe karşılık maaş alır, mürşid alamaz.
    9. Muhtesip dinî değil, örf ve âdetle ilgili hususlarda içtihadına göre de hareket edebilir. Mürşid edemez.179

Sonuç

Görüldüğü gibi, dinde zorlama yoktur. İslâm’ın değişik merhaleleri itibariyle sabır, tahammül, hicret gibi mefhumlar işletilmiştir. Kur’ânî mesajların muhtaç insanlara ulaştırılmasına hiçbir imkânın kalmadığı andan itibaren hicrete, buna rağmen zulüm ve tecavüz devam etmişse “savaş”a izin çıkmıştır. Savaş ise tamamen tedafüî (savunma) özelliktedir. Saldırıyı durdurmak, insanların hakikat güneşi ile arasına örülen duvarı yıkmak içindir. Çünkü İslâm’ın savaşla insanların gönlüne girmesi mümkün değildi, buna ihtiyaç da yoktur. İman ve İslâm tamamen niyet, samimiyet ve ihtiyar işidir. Zorlama irade ve ihtiyarı elden alan bir fiildir. İslâm’ın buna ihtiyacı olmamıştır.

Tesbiti gereken bir husus, İslâm’ın sulh ve müsamaha ortamında aklı zorlayacak bir nisbette zafer elde etmesidir. Hudeybiye sulhu ve Mekke’nin fethinden sonraki durum bunu gösterir. Ancak sulh için savaşa hazır olunması, hasmâne tavır sahiplerinin caydırılması için gerekli olmuştur.

Fert ve toplum hayatını zehirleyen zina, hırsızlık, katl gibi vak’alara verilen cezaların; ulu’lemrin eliyle tatbiki, “Dinde zorlama yoktur.” hükmüne zıt değildir. Bunlar akıl ve vicdanın tasdikinde olan hususlardır. İrtikap edenlere verilen cezalar en insanî şartlarda, caydırıcılık özelliği dikkate alınarak verilmiştir. Ceza vermekten de önemli bir husus, şeriatın bütünü ile dikkate alınması ile bu fiilleri işleyecek insan sayısının da yok denecek kadar azalacağıdır.

 

Selam ve dua ile.


Kaynak: Sorularla İslamiyet

https://sorularlaislamiyet.com/

 

Dipnotlar:
 1. Bakara, 2 / 256
 2. Akseki, A. Hamdi, İslâm Dini, s. 5
 3.Taftazâni, Şerhu’l - Akàid, 277 - 284, hzr: S. Uludağ
 4. Uludağ, Süleyman, Akàid, trc, s. 285 ( 21 nolu dipnot).
 5. Nursî, B. Said, İşaratü’l İ’caz, s. 44.
 6. Akseki, age., s. 52.
 7. Sahabiden Ammar bin Yasir, ağlayarak Rasülüllah’a (a.s.m.) gelmiş ve Kureyş’in kendisine “küfür lafızlarını zorla söylettiklerini” haber vererek, endişe ve telaşa kapılmıştı. Peygamberimiz (a.s.m.) “Kalbini nasıl buluyorsun?” diye sordu, o, “Hâlâ imanla dolu buluyorum.” diye cevap verince, “Eğer onlar aynı şeyi yaparlarsa sen de yap (dilinle istediklerini söyleyiver!)” buyurdu.
 8. Buhari, Diyat, 2; Müslim, İman 158, Ebu Davud Cihad, 104, (2643) Bkz: Canan. Kütüb-ü Sitte Muhtasarı, c. 12, s. 221, Hno: 4275. Rivâyete göre bu zat Mirdas İbnu Nehik idi. Kabilesi müşrik olmasına rağmen Müslüman olmuştu. Koyun güdüyordu. Müslümanlar gelince diğerleri kaçmış, o kalmıştı. Müslüman süvarilere esselamü aleyküm diyerek selam verdi. Fakat Üsame onu öldürerek koyunlarını aldı. Peygamberimiz, Üsame’ye, "Sen onu Lailaheillellah dediği halde öldürdün mü?” sözünü üzüntü ile çok kere tekrar etti. Üsame de bundan şiddetli teessüre kapıldı ve dedi ki, “Keşke bugünden daha önce Müslüman olmasaydım (Müslüman olarak böyle bir cinâyeti işlemeseydim).” Hatta, “Size (İslâmca) selam veren kimseye ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) âyetinin bu hadise üzerine nazil olduğu rivâyet edilir.
 9. Gazzalî, el-İktisad fi’l-İ’tikad, 143.
 10. M.F. Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 165.
 11. Buhari, Bed’u'l-Vahy, 1, Itk, 6; Müslim, İmaret, 155. Bkz: Canan, KSM. c. 16, s. 114
 12. Beyyine, 4
 13. Atay, Hüseyin, Kur’an’a Göre İslâm'ın Temel Kuralları, s. 1.
 14. Atay, age. s. 5.
 15. Atay, age. s. 6.
 16. bkz. Nursî, Said, Mesnevî-i Nuriye, s. 61.
 17. Hamel, Prof. Dr. Walter, Din ve Vicdan Hüriyeti, s. 55 - 53, çev. Prof. Dr. Servet Armağan.
 18. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 861; Vehbe Zuhayli, el-Bedayi’den,VII. 188, Fıkıh Ansiklopedisi, c. 5 s. 251.
 19. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, "Din Seçme Hürriyeti" md. DİA, c. 9 s. 323.
 20. bkz. Nursi, B. Said, İşaratü’l-İ’caz, s. 24, 93, 188, 199. Ayrıca bilgi için bkz. Safa Mürsel, B. S. Nursi ve Devlet Felsefesi, s.336.
 21. bkz. Nursi, B. Said, Hutbe-i Şâmiye, s. 87, 88.
 22. Yunus, 10 / 99.
 23. Kehf, 18 / 29.
 24. Yunus, 10 / 108.
 25. Udeh, Prof. Dr. Abdülkadir, Mukayeseli İslâm Hukuku ve Beşerî Hukuk, c. 1, s. 38.
 26. Armağan, Prof. Dr. Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s. 105.
 27. Ebu Yusuf, 72 - 91’den Armağan, age., s. 106, 107.
 28. Hacc, 22/39-40
 29. Dr. Muhammed Ammara, Laiklik ve Dinî Fanatizm Arasında İslâm Devleti, s. 165.
 30. Sire, 4:55; Tabakat, 2:142’den Salih Suruç, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, c. 2, s. 256.
 31. Ammara, age. s. 154.
 32. Buharî, Tevhid, 20; Lian, 16; Müslim, Tevbe, 6.
 33. M. Şiblî, Asr-ı Saadet, c. II, s. 955-960. Bkz. Dr. S. Uludağ, İslâm'da İrşad, s. 176.
 34. Ahmet Naim, Tecrid-i Sarih, trc., c. 1, s. 149. (Hadisin diğer rivâyetlerinde, bedevî Rasulullah’a, “Allah’ım bana ve Muhammed’e mağfiret eyle” demiş, Rasulullah da, “Sen geniş olan bir şeyi daralttın” buyurmuştur. Sonra da bevl hadisesi vuku’ bulmuştur. Rasulullah bunun üzerine, “Mescide bevledilmez. Mescidler Allah’ı zikir için inşa edilmiştir” diyerek adamı yavaşça ikaz etmiştir. İbn Mâce, 28; Müsned, c. II, s. 502; Uludağ, age., s. 176.
 35. Afzalur Rahman, Sîret, c. 3, s. 401.
 36. Afzalur Rahman, age., s. 293.
 37. Afzalur Rahman, İbn Sa’d'dan, a.g.e., s. 293, 293.
 38. Afzalur Rahman, Zadü’l-Mead’den, a.g.e., s. 291.
 39. A’raf, 7 / 199.
 40. Şura, 42 / 40.
 41. Âl-i İmran, 3/134.
 42. Şuara, 26/ 215, 216.
 43. Âl-i İmran, 3/159.
 44. Fussılet, 41/34.
 45. Prof. Dr. Enver Mahmud, "Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Hoşgörü Anlayışı" Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, 1/23.
 46. Bakara, 2/193; Enfal, 8/39.
 47. Bakara, 2/216.
 48. Furkan, 25/63.
 49. Temel, A. Rıza, Harp Mi Sulh Mu? ( İslâm’da Dış Politika )
 50. Bakara, 2/208.
 51. Nisa, 4/90.
 52. Mümtehine, 60/8.
 53. Müsned, 2:323; Ebu Davud: Hno:2631
 54. Sîre, 3:332; Tabakat, 2:97'den Salih Suruç, a.g.e., c. 2, s 133.
 55. Müslim, 3:1411; Müsned, 3:268.
 56. Müsned, 4:326; Buharî, 3:182.
 57. İnsanu’l-Uyûn, 2:715’den Suruç, a.g.e., s. 141.
 58. Fetih, 48/1.
 59. Asıl cihad manevî cihaddır ve kalplerin fethidir. Bu hususta teferruatlı bir değerlendirme için bkz: M. Karabaşoğlu, "Gecikmiş Bir Cihad Çağrısı," Köprü, Yaz 1994, s. 3 vd.
 60. Sire., 3:336; Taberi, 3:81’den Suruç, a.g.e., s. 143.
 61. En’am, 6/108.
 62. Afzalu'r-Rahman, Sîret, c. 3, s. 402.
 63. Fussılet, 41/34.
 64. Afzalu'r-Rahman, a.g.e., s. 402.
 65. Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu, çev. F. Işıltan, Ankara 1963, s.2’den Ali Bulaç, "Asr-ı Saadette Medine Vesikası Bütün Yönleri ile Asr-ı Saadette İslâm" c. 2., s. 174.
 66. Bulaç, a.g.e., s. 186, 187.
 67. Bulaç, a.g.e., s. 191.
 68. Ağırman, Dr. Mustafa, "Savaş Komutanı Olarak Hz. Peygamber," Ebedî Risalet Sempozyumu, c. 1, s. 148.
 69. İbn Hişam, es- Sîretü’n-Nebeviyye, II, 501’den Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Paris, 1979, I, 343.
 70. Muhammed Hamidullah, el-Vesaiku’s-Siyasiyye, Beyrut, 1985’den M. Akif Aydın, DİA, c. 9, s. 327.
 71. Uzunçarşılı, II, 7-8’den Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, I, s. 477.
 72. A. K. Zeydan, Ahkamü’s-Sultaniyye ve’l-Müslimin’den M. A. Aydın, DİA, c. 9, s. 326.
 73. Ebu Davud, Cihad 165; Nesaî, Kasame, 14,
 74. el-Câmiu’l-Ahkâmi’l-Kur’ân, IV, 118’den Kesler, Dr. M. Fatih, Kur’ân'da Yahudiler ve Hristiyanlar, s. 140. (Ehl-i kitabın verdikleri cizye’ye mukabil İslâm idaresi onların mal, can, din ve namuslarını teminat altına almaktadır. Kur’an kendine inanan ya da inanmayan herkese bu hakkı tanımıştır. Bu baş vergisinden fakir ehl-i kitab ise muaf tutulmuştur. Hatta Hz. Ömer vergi veremedikleri için ağır işlerde çalıştırılan böyle bir gruba rastlamış ve oranın valisini ikaz etmiştir (Kesler, a.g.e., s. 147). Burada zihinleri karıştıran bir suale cevap verelim: Kur’ân’ın “Ehli kitab” olarak tanıttığı insanlar kimdir? Bunlar, Ya sadece Hz. Musa, ya da sadece Hz. İsa’nın nübüvvetini kabul edip, Hz. Muhammed (a.s.m.)’a ta’n edenlerdir. Buna rağmen Kur’ân cihanşümul mesajından istifade ettirmek için ehl-i kitabla ilişkiyi kestirmemiştir. Ehl-i kitabın kızlarıyla evlenmek, kestiklerini yemek de bu diyalog zincirinin birer halkası kabul edilebilir. (Kesler s. 153).
 75. Ankebut, 29/46.
 76. Tevbe, 9/6.
 77. Âl-i İmran, 3/65.
 78. Bakara, 2/96.
 79. Furkan, 25/1.
 80. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, DİA, c. 9, s. 324.
 81. Vâkidî, I.318’den Demircan, Doç. Dr. Adnan, Asr-ı Saadette Münafıklar
 82. Buharî, Tefsir-u Sûreti Münafıkîn, 1; Müslim Salâtü'l- Münafıkîn, 1 vd.’den Demircan, a.g.e., s. 64, 65; Canan.
 83. Vâkidî, II. 418; İbn Hişam, III, 335’den Demircan, a.g.e., s. 66.
 84. Demircan, a.g.e., s. 124.
 85. Ağırman, Dr. Mustafa, "Savaş Komutanı Olarak Hz. Peygamber," Ebedî Risalet Sempozyumu, c. 1, s. 148.
 86. Hatip, Abdülaziz, "İlim Yoluyla Cihad," Köprü, Yaz 1994, s. 13.
 87. Salihî, Prof. Dr. Suphi, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri Tarihi, s. 390.
 88. Canan, Prof. Dr. İbrahim, KSM, c. 16. s. 213.
 89. Rum, 30 / 60, bkz: Ramazan el-Butî, Fıkhu’s- Sîre, 15/83; Doç. Dr. M. Ali Kapar, "Asr-ı Saadette Müşrikler ve Müşriklerle İlişkiler", Bütün Yönleri ile Asr-ı Saadette İslâm, c. 2, s. 352.
 90. Canan, KSM, c. 16, s. 216, 217.
 91. Canan, KSM, c. 16, s. 217, 218.
 92. Nisa, 4/97.
 93. Canan, a.g.e., s. 220.
 94. Furkan, 25/52.
 95. Yılmaz, Prof. Dr. Musa Kâzım, "Cihad Ayetleri ve İnsan Hakları" H.Ü. İlahi-yat Fakültesi Dergisi, sy. 2, s. 20.
 96. Hacc, 22/39-40.
 97. Bakara, 2/190- 191
 98. Canan, a.g.e., s. 220 (İbn Kesîr’den).
 99. Ammara, Dr. Muhammed, a.g.e., s. 209, 210.
 100. el-Maide, 5/64.
 101. Buharî, İlm, 12; Müslim, Eşribe, s. 70, 71.
 102. Nisa, 4/94; Ali Kapar, a.g.e., c. 2, s. 323.
 103. İbn Sa’d, II/6:71
 104. Buharî, Cihad, 155; Müslim, Cihad, 20; Ebu Davud, Cihad 98; Darımî, Siyer, 6.
 105. Tirmizî, Siyer, 48; İbn Mâce, Cihad, 37
 106. Âyetler için bkz: Bakara, 216, 217; Enfal, 30; İsra, 76; Muhamed, 13; Tevbe, 13, 14. İslâm'da savaş sebepleri için bkz: Dr. A. Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 42, 43, 44; Prof. Dr. M. E. Zehre, İslâm’da Savaş Kavramı, s. 30-32; A. R. Temel, Harp Mi Sulh Mu? s. 16, 18; Prof. Dr. Subhi es-Salihi, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, s. 387-389.
 107. Ammara, a.g.e., s. 162.
 108. Hud, 11/118, 119
 109. Önkol, Doç. Dr. Ahmet, "Asr-ı Saadette İslâm'a Davet," Bütün Yönleriyle..., c. 2, s. 87.
 110. Önkol, a.g.e., c. 2 s. 88
 111. Ebu’l-Fida; Sîre, 3/313’den A. R. Temel, a.g.e., s. 22.
 112. Efzalu'r-Rahman, Sîret, c. 3, s. 400.
 113. Ammara, a.g.e., s. 159.
 114. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, DİA, c. 9, s. 323.
 115. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, c. 2, s. 286
 116. Canan, İbrahim, İslâm'ın Işığında Anarşi, s. 150.
 117. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 866; bkz: DİA, c. 9, s. 323.
 118. Ağırman, Dr. Mustafa, Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, c. 1, s. 152.
 119. Nisa, 4/75.
 120. Bakara, 2, 193; 8/39.
 121. Harb, Dr. Muhammed, Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, c.1, s. 51; Temel, Ali Rıza, İslâm Devleti ve Dış Politika s. 18, 19.
 122. Yılmaz, Prof. Dr. Musa Kâzım, a.g.m., s. 22.
 123. Harb, a.g.e., s. 53
 124. Yılmaz, a.g.m., s. 24.
 125. Özel, Dr. Ahmet, a.g.e., s. 43.
 126. Buharî, İman, 17; Müslim, İman, 36. 127. Ammara, a.g.e., s. 219.
 128. Ay, Doç. Dr. Mehmet Emin, U. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, sy. 4, c. 4, yıl. 4, s. 250.
 129. Taftazanî, Şerhu’l-Makâsıd, 2, 272; Maverdî, Ahkâmu’s-Sultaniyye, s. 5; Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, 8/348’den Canan, İslâm Işığında Anarşi, s. 254.
 130. Nisa, 4/59.
 131. Müslim, İmaret:58.
 132. Taftazanî, a.g.e., c . 2, s. 275.
 133. Cürcanî, a.g.e., s. 346.
 134. Canan, a.g.e., s. 256-258. Farklı mezheplerin görüşleri ve imamlığın şartları için aynı esere bakılabilir.
 135. Ammara, a.g.e., s. 41, 42.
 136. Ammara, a.g.e., s. 49.
 137. Önkal, Ahmet, Rasulullah’ın İslâm'a Davet Metodu, s. 178, 179, (6. bsk.), Konya 1996.
 138. M. F. Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 167.
 139. Enbiya, 22.
 140. Uludağ, Doç. Dr. Süleyman, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s. 5.
 141. Uludağ, a.g.e., s. 11.
 142. Udeh, Prof. Dr. A. Kadir, Mukayeseli İslâm Hukuku ve Beşerî Hukuk, c. 4, s. 106.
 143. Zuhaylî. a.g.e., c. 7, s. 347.
 144. Karaman, Prof. Dr. Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku, c. 1, s. 141.
 145. Akşit, Cevat, İslâm Ceza Hukuku ve İnsani Esaslar, s. 58.
 146. Udeh, a.g.e., c. 2, s. 211.
 147. İbn Teymiyye, Kıyas, s. 85; İ'lâmu’l-Muvakkıîn, II, 95, 107 vd.’den Vehbe Zuhaylî, Fıkıh Ansiklopedisi, c. 7, s. 321.
 148. bkz. Nursî, B. Said, İşaratu’l İ’caz, s. 92
 149. Zuhaylî, a.g.e., c. 7, s. 318.
 150. Nursi, a.g.e., s. 116.
 151. En’am, 6/151.
 152. Mecmeu’z-Zevâid, VI, 256 (Bilgi için bkz: Zuhaylî, a.g.e., 7, s. 331; Canan, a.g.e., c. 10, s. 224.
 153. Udeh, a.g.e., c.4, s. 23.
 154. Nisa, 4/15.
 155. Udeh, a.g.e., c. 4 s. 81-82 ve 85-86.
 156. Buharî, Hudud, 9; Müslim, Kasame, 29; Tirmizî, Fiten, 6; Neseî, Kuzzat 36 vd.’den bkz: Udeh, a.g.e., c. 4, s. 29. İlgili eserde şüphelerin hangi hususlarda vaki olacağı teferruatlı olarak ele alınmaktadır.
 157. Karaman, a.g.e., c. 1, s. 129.
 158. Hadis için bkz. Ebu Davud, Akdiyye 16; Tirmizî, Şehadet, 2; bilgi için bkz. Udeh, c. 4, s. 70.
 159. Zuhaylî, c. 8, s. 153 - 154
 160. Udeh, c. 4, s. 34.
 161. Udeh, a.g.e., c. 4, s. 110-114.
 162. Zuhaylî, a.g.e., s. 7, s. 397-398.
 163. Zuhaylî, a.g.e., s. 400 vd.
 164. Armağan, Prof. Dr. Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s. 109.
 165. bkz. Nursî, B. Said, Mektubat, s. 423.
 166. Akşit, Doç. Dr. M. Cevat, a.g.e., s. 65.
 167. A. Asım. Kamus, trc., II, s. 809.
 168. Âl-i İmran, 3/104
 169. Yazır, Hak Dini..., c. 2, s. 1155; bkz: Enfal 8/25.
 170. Nahl, 125.
 171. Ammara, a.g.e., s. 153.
 172. Ğâşiye, 21, 22.
 173. Münavî, Feydu’l- Kadîr, Şerhu Câmiu’s-Sağir (Beyrut, 1972); Tirmizî, Fiten, 9. Geniş bilgi için bkz: İbrahim Canan, İslâm Işığında Anarşi, s. 124-127.
 174. Abdülhamid, Prof. Dr. İrfan, İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akâid Esasları (çev: Saim Yeprem), s. 108.
 175. Maide, 5/105.
 176. Akgündüz, Prof. Dr. Ahmet, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, s. 142; Dr. Fahrettin Atar, İslâm Adliye Teşkilatı, s. 170, 171; Subhi es-Salihî, a.g.e., s. 250.
 177. Bu hususla ilgili S. Uludağ’ın İslâm’da İrşad isimli eserinin Giriş ve Birinci Kısmına bakılabilir.
 178. Cürcanî, Şerhu’l- Mevâkıf, 8, 374 ve Taftazanî, Şerhu’l Makâsıd, 2, s. 245’den Canan, İslâm'ın Işığında Anarşi, s. 132, 133; bilgi bkz: Kâtip Çelebi, Mizanü’l-Hak fi ihtiyari’l-ehak, (sd: Mustafa Kara) s. 134, 135.
 179. Uludağ, Süleyman, İslâm'da İrşad, s. 30, 31; bkz. Fahrettin Atar, İslâm’da Adliye Teşkilatı, s. 170 vd. (bk. Veysel Kasar, Köprü Dergisi, Kış 1997, Sayı: 57)