Gamsızlık, iyi mi, kötü mü?

Önce “gamsız” kelimesinin lügatta manası nedir ona bir bakarsak; Kaygısı, tasası, sıkıntısı, üzüntüsü olmayan anlamında bir sıfat olarak gözüküyor. Diğer bir şekilde yazacak olursak; Olayları kendine dert etmeden geçiştiren, aldırış etmeyen, tasasız, vurdumduymaz olarak tanımlanan bir kelimedir.

Şimdi gelelim gamsız olmanın iyi mi, kötü mü? olduğu mevzusuna…

Çoğu kişi gamsız olan birisinin nasıl iyi yanı olabilir düşüncesini aklına getirebilir. İnsanlar, özellikle duygularını yoğun yaşayanlar yada yoğun yaşanacak durumda olanlar için, genelde meditasyon yapmak, o zamanda eski güzel günleri hatırlamak, sevdiğimiz bizi mutlu eden bir anıyı hatırlamak, yada sevdiğimiz birini hatırlamak ile yapılan ve daha bir çok örnek verebileceğimiz yöntemlerle, içinde bulunduğu yoğun duyusal veya duygusal ortamlarda bulunabilirler.

Lakin bu zamanlarda hiç gamsız olmak deyimini kullanmazlar yada düşünmezler.

Esas mevzuya gelecek olursak; gamsızlık, kişi kendi üzerinde uyguladığında inanılmaz sonuçlar veren bir kavram haline geliyor.

Misal; ağır hakaretler altında kalsan bile kötü söz sahibinindir sözünün manasını düşünerek, söylenenleri takmamak, umursamaz bir tavırla geç bu lafları dermişcesine bakış, vücut ve el işaretleriyle o kişiye cevap vermek. Sanki hakaretlerden yorgun düşmüş gibi bir duruş, gülümseyen bir bakış ve salla dostum salla dercesine bir el hareketi ile cevap vermek. Ki bu hareketler size bir süre sonra her konuda aynı şekilde aynı türde davranışlarda örnek teşkil edecektir.

İkinci bir misal verecek olursak; diyelim ki ailenizle oturuyorsunuz, sözleşmeli bir işte çalışıyordunuz, sözleşmeniz bitince kadroya kalamadınız ve işten çıkarıldınız. Yeniden çağırılana kadar yada başka bir işe girene kadar beklemedesiniz. Evde aileniz size, zamanla telkinlere başlayabilir, dışarıya toplum içine girdiğinizde yada akraba ziyaretlerine gittiğinizde, “Yok daha çalışmıyorum.” gibi sözler günler geçtikçe insanı biraz daha biraz daha germeye başlayacaktır. Her insanda tabir-i câizse sabır taşı dediğimiz bir olgu vardır. Bu olgu, insandan insana değişen bir yapıdadır. Bazı şahıslar için sabır denilen bir olgu bile neredeyse sıfıra yakındır.

Böyle zamanlarda gamsızlık ne işe yarar diye düşünecek olursak, belki bir zamana kadar idâre edecek para biriktirmişsinizdir, ailenizle yaşadığınız için sizden yardımı esirgemeyeceklerdir, çalışan eşiniz varsa geçimde size yardımcı olacaktır ama çoğu insan bu konularda gurur meselesi bile yaptığından dolayı, ailede kavgalar, şiddet ve başka olaylar vûkû bulmaktadır. Ama şöyle düşünecek olursak, işinizi kaybetsenizde, birazda buna sabır ve inanç unsurlarına bağlı olarak, “Zamanı gelince o da olur, olacak inşâAllah” düşüncesiyle ve umuduyla ilerleme kaydedilmeli, karamsar olmaktansa her an bir işe başlayabilecekmiş gibi bir düşünce yapısıyla çevreden gelen eleştirileri ve ithâmları değiştirebileceğimizi bilmeliyiz.

Misâl, bir arkadaş ortamında oturuyorsunuz, arkadaşlarınızla sohbet ediyorsunuz, sizi tanıyan birisi geliyor, densizlik ediyor ve diyor ki; “Boş insan, ne var ne yok?” demesine karşılık hafifçe gülümseyen bir ifâdeyle, “İyilik, boş konuşan arkadaşım!” demeniz bile o arkadaşınıza kızmanızdan yada onunla küsmenizden daha etkili olacaktır.

Bazı durumlarda iğneleyici gibi gözüksede laflarınız, iğnelemekten çok arkadaşınıza iyilik amaçlı olmalıdır. Alaycı olmamasını sağlamak amacıyla meselâ.

Eşinizle, oturmaya gittiğinizde size işleriniz nasıl gidiyor dediklerinde, bir cevap veremiyor yada “Kötü, hala bir iş bulamadım.” demenizden ziyâde ortamı hiç germeden “Bu ara dinlenme modundayım, zamanla bu da geçecek inşâAllah” yada “Rölantiye aldım, bi süre dinlenicez gibi gözüküyor.” demeniz bile kendinize karşı gamsız bir ifadeyle, olgun düşüncelerle, gerçekliği rencide etmeden yaşamanıza ve hiç kimseyi de kırmadan konuşabilmenizi sağlar. Bu tür davranışlar farklı farklı yorumlansa da bu davranışları sergileyebilmek için sakinliğe, geniş düşünmeye ve ders almasını bilen bir kişilik yapısı sergilemek gerekmektedir.

Allah var, gam yok! Allah yâr, O bize yeter!

Gamsızlığınızı hem kendinizi olumsuz düşüncelerden uzak tutmak için, hemde çevrenizle oluşabilecek olumsuz şeylere karşı bir önlem amaçlı bile kullanabilirsiniz. Gamsızlık öyle düşündüğünüz kadar kötü bir şey değildir.

Kendinize karşı gamsız olabilirsiniz ama dış dünyaya karşı gamsız olmayın!

Bu gamsızlığınız sizin çıkış noktanız, çevrenizdekiler içinse bir tehdit olmasın!

Teşekkürler!

 

Kaynak: psikolojim.com.tr

Başarı için motive eden sözler

☆ Bütün performansını kullan ve yapabileceğin en iyisini yapmaya çalış.

☆ Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecekken yapmayanlar da başıboştur.

☆ Çalış! Çünkü başarı, boş duranın değil, koşturanın hakkıdır.

☆ Geçici çözümler yerine kalıcı çözümler üzerine kafa yor; Birisine balık yedirip karnını doyurmaktan ziyâde asıl güzel ve doğru olan ona balık tutmasını öğretmektir.

☆ Gerçek başarı, başarısız olma korkusunu yenebilmektir.

☆ Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım.

☆ Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi davranalım çünkü inerken gene aynı insanlara rastlayacağız.

☆ Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır.

☆ Baş+arı: “Baş” olmak için “Arı” gibi çalışmak gerekir.

☆ Başarı azim gerektirir, azim ise irâde.

☆ Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil.

☆ Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz.

☆ İnsan sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır.

☆ İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır.

☆ Her eylemin atası düşüncedir.

☆ İyi düşünmek iyidir; iyi hareket etmek çok daha iyidir.

☆ Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur.

☆ Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar. Çalışmayanlar ise kendilerini kötülükten kurtaramazlar.

☆ Mağlubiyete uğrayınca ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar.

☆ Yapabilirler çünkü yapabileceklerini düşünüyorlar.

☆ Büyük adamlar olmasa hiçbir şey başarılmaz, insanlar da ancak karar verilirse büyük olabilirler.

☆ Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir.

☆ Başkaları yararına iyi bir şey yapmak görev değil, zevktir; çünkü sizin sağlık ve mutluluğunuzu artırır.

☆ İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı demektir.

☆ Üstelemek başarının temel unsurudur. Kapıyı yeterince uzun süre ve yüksek sesle çalarsanız, birilerini uyandıracağınızdan emin olabilirsiniz.

☆ Her şeyin mühim noktası, başlangıçtır.

☆ Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur.

☆ Başarının sırlarından biri, geçici başarısızlıkların bizi yenmesine izin vermemektir.

☆ Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir.

☆ Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlılığımı daha da güçlendirir.

☆ Basit bir adamın elinden geleni yapmaya çalışması, zeki bir adamın tembelliğinden iyidir.

☆ Dün öldü, bugün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı. Zamanınızı bu açıdan görün ve faydalı iş yapın.

☆ İnsanı ihtiyarlatan geride bıraktığı yılların çokluğu değil, ideal yokluğudur. Yıllar cildi buruşturur, fakat idealsizlik ruhu öldürür.

☆ Yapamayacağın şeylerin, yapabileceklerini engellemesine izin verme.

☆ Olgun insan güzel söz söylemesini bilen insan değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyen insandır.

☆ Başarı sadece bir adım uzaklıktadır. Adımın büyüklüğünü sen belirlersin.

☆ Başarılı olmak istiyorsan ilk önce başarılı olacağına inanman gerekir.

☆ Hayatı işe yarar bir şekilde kullanmak, onu kendisinden daha uzun ömürlü bir şey için harcamaktır.

☆ Savaşan kaybedebilir, savaşmayan çoktan kaybetmiştir.

☆ Eylem olmadı mı vizyon bir rüyadır. Vizyon olmadan eylem vakit geçirmektir. Eyleme sahip bir vizyon ise dünyayı değiştirmektedir.

☆ Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.

☆ Bilgelik bundan sonra ne yapılacağını, beceri bunun nasıl yapılacağını bilmektir. Erdem ise bunu yapmaktır.

☆ Dünyada tutkulu olmaksızın başarılmış hiçbir büyük şey yoktur.

☆ Önemli olan uzaklık değil, ilk adımı atabilmektir.

☆ Eğer gelecek hakkında düşünmezseniz, asla bir geleceğiniz olmaz.

☆ İnsan bir şeyi ciddi olarak istemeye görsün, hiçbir şey erişilemeyecek kadar yükseklerde değildir.

☆ Büyük adamların amaçları, diğerlerinin yalnızca istekleri vardır.

☆ Ümidini yitirmiş olanın başka kaybedecek şeyi yoktur.

☆ Zafer, zafer benimdir, diyebilenindir. Muvaffakiyyet, muvaffak olacağım diye başlayanındır.

☆ Başkaları için duyduğun kaygı, kendin için duyduğun kaygıların önüne geçtiği zaman olgunlaşmışsın demektir.

☆ Karşılaşılan zorluklar ne kadar büyükse, bunların üstesinden gelmek o kadar gurur vericidir.

☆ İstemek, ‘İstiyorum’ demek değil, harekete geçmektir.

☆ Her şeyden önce plan! Nuh Peygamber, gemisini yapmaya başladığı zaman daha yağmur başlamamıştı.

☆ Yaptığım on şeyden dokuzunun başarısızlıkla sonuçlandığını gördüm gençken. Başarısız olmak istemiyordum, onun içinde ben de on kat daha çok çalıştım.

☆ İnsan yenilince tükenmez, pes edince tükenir.

☆ Kader bir şans oyunu değil, seçim meselesidir. Beklenecek değil, elde edilecek bir şeydir.

bac59farc4b1-ile-ilgili-resimli-gc3bczel-sc3b6zler.jpg

 

Göz sağlığı için bakım önerileri

Gözyaşımızın göz sağlığımız açısından çok büyük önem taşıdığını biliyor muydunuz?

İçindeki koruyucu maddelerin göz yüzeyi için bariyer oluşturduğunu ve gözyaşı azaldığında gözün savunma mekanizmasının bozulmaya başladığını?

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Evren Baca, yaz aylarında gözyaşı kuruluğu şikayetinin artış gösterdiğini belirterek “Gözyaşı kuruluğu; gözlerde batma, yanma, kızarıklık, acıma, kaşıntı ve bulanık görme gibi şikâyetlere neden oluyor. Dış etkenler göz kuruluğu oluşumunda en önemli nedenler. Ancak az su tüketip sıvı ihtiyacını bir de çay ve kahve ile karşılamak da göz kuruluğuna davetiye çıkarıyor” dedi.

Basit önlemler alarak, körlüğe kadar gidebilecek ciddi sorunları önlemenin mümkün olacağını vurgulayan Dr. Baca, şikayetlerin devam etmesi halinde ise zaman kaybetmeden uzmana görünmek gerektiğini söyledi ve göz kuruluğuna yol açan bazı etkenleri ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

KLİMALI ORTAM

Klima, ortamdaki nem oranını düşürdüğü için gözleri kurutuyor. Rezidans tipi binalarda bu problem daha sık karşımıza çıkıyor. Bu durumda klima sisteminin nem düzenleyici tipte olması veya ortamın ayrıca neminin artırılması gerekiyor. Buna rağmen şikayetiniz devam ederse sûnî gözyaşı ile gözün nemini takviye edebilirsiniz.

GÜNEŞ

Güneş ultraviyole nedeniyle göz yapılarına zarar verebiliyor. Isı nedeniyle gözyaşının çabuk buharlaşmasına neden olmasının yanında, ultraviyole ışınları katarakt ve sarı nokta hastalığına da neden oluyor. UV blokajlı güneş gözlüğü kullanmak çok önemli. Ayrıca şapka kullanımı da gerek yetişkin, gerekse çocuklarda ihmal edilmemeli.

DENİZ VE HAVUZ

Tuzlu su, göz yüzeyinin ve gözyaşı doğal yapısının bozulmasına neden oluyor. Havuz ise klor nedeniyle daha da zararlı. Klor göz yüzeyine toksik etki yapıyor. Denize veya havuza girerken mutlaka gözlük kullanın. Gözde kızarıklık ve çapaklanma olursa mutlaka bir göz doktoruna başvurun.

RÜZGAR

Yaz aylarında esen rüzgar serinlememizi sağlayıp bizi rahatlatırken gözlerimizi kurutuyor. Gözyaşı buharlaşıyor. Geniş çerçeveli gözlükle gözlerinizi koruyabilir, sûnî gözyaşı takviyesiyle nemlendirebilirsiniz.

KAHVE VE ÇAY

Bol SU içmek göz kuruluğunu önlemede büyük fayda sağlıyor. Özellikle buharlaşmanın yoğun olduğu ve göz kuruluğunun arttığı yaz döneminde yeterli sıvı tüketmemek, sıvı ihtiyacının çay ya da kahve ile karşılanabileceğini düşünmek hem yanlış hem göz kuruluğunu artırarak göz sağlığına zarar veriyor.

TOZLU ORTAM

Toz; kuru ve rüzgarlı havada göz yüzeyine yapışıp çizilmelere, enfeksiyonlara neden olabiliyor. Göze toz kaçması durumunda bol su ile yıkayın, gözleri asla ovuşturmayın, yıkamaya rağmen batma devam ederse hemen bir hekime başvurun.

KONTAKT LENS

Gözde kornea refleksini azaltarak ve gözyaşı buharlaşmasını da artırarak göz kuruluğuna neden olabiliyor. Yaz aylarında daha çok günlük lens kullanın. Kullanma kurallarına mutlaka uyun. Lensinizi mutlaka çıkarıpta uyuyun. Lensle uyumlu sûnî gözyaşı damlalarıyla gözün nemini takviye etmek de önemli.

BİLGİSAYAR VE TELEFON

Günümüzün vazgeçilmezleri bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar göz sağlığımızı tehdit ediyorlar. Uzun süre ekrana bakmak gözleri kurutuyor. Ekran başında çalışırken gözlerin dinlenmesi ve ıslanması için göz kırpma sayınızı artırın ve 20 dakikada bir 20 saniye gözünüzü ekrandan uzaklaştırın.

MAKYAJLI UYUMAK

Göz makyajı kapak kenarındaki kanalları tıkayarak gözyaşının yapısının bozulmasına ayrıca enfeksiyonlara zemin hazırlıyor. Her gece makyajın göze uygun bir ürün ya da temizleme mendilleri ile temizlenmesi şart. Göz kapağı hijyeni için de göz yakmayan bebe şampuanları ve ılık suyla kirpik diplerini temizleyebilir ya da eczanelerde satılan kirpikler için özel üretilmiş şampuanlar ve temizleme mendilleri kullanabilirsiniz.

İLAÇLARIN YAN ETKİLERİ

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Evren Baca “Göz hastalıklarının tedavisinde uzun süreli kullanılan ilaçlar, hormonal nedenler ve bazı romatolojik hastalıklar da gözyaşı üretimini olumsuz etkiliyor. Göze damlatılan ilaçların içindeki koruyucu maddelerden akne tedavisinde kullanılan ilaçlara, antihistaminiklerden diüretiklere dek göz kuruluğuna yol açan bazı ilaçları kullanırken, sûnî gözyaşı damlaları kullanılmalı. Düzenli doktor takibi ihmâl edilmemeli” diyor.

Nasıl bir irâde imtihânı veriyor, ne türlü bir oruç tutuyoruz?

Oruç tutanların dereceleri:

• Alt tabaka halkın (Âvâmın) orucu
• Seçkinlerin (Havassın) orucu
• En üst seçkinlerin (Ahass’ul Havassın) orucu

Âvâmın Orucu:

Bu oruç, yeme içmeyi kesip, tenâsül uzvunu şehvetlerden ve cinsî münasebetten (cinsel ilişkiden) sakındırmaktır. Bu müslümanların genelinin tuttuğu oruçtur.
Yani orucu bozan şeylerden uzak kalınca oruç tutulmuş, borçtan kurtulunmuş olunur.

Havassın (Seçkinlerin) orucu:

Bunlar ise sadece ağzına ve tenasül uzvuna (cinsel organına) oruç tutturmakla kalmayıp diğer organlarına da oruç tuttururlar. Havassın, yani dini bakımdan üstün olanların (takvâ sahibi muttakîlerin) orucu, bütün organlarını günahtan korumaktır.

Oruçlu iken diliyle asla gıybet etmezler, yalan söylemezler, gözleriyle harama bakmazlar, ayaklarıyla haram yola gitmezler. Elleriyle haram şey tutmazlar. Kulaklarıyla haram sohbet ve sözleri dinlemezler. Bunları yapmak hem günahtır, hem de orucun sevabını azaltır.
Bu kişiler organlarını kötülükte kullanmayıp hep iyilikle meşgul etme titizliği göstererek; elleriyle Kur’ân tutarlar, sadaka verirler; gözleriyle Kur’ân’a bakar; dilleriyle Kur’ân ve duâlar okurlar, öğüt verici sohbetler ederler; kulaklarıyla Kur’ân dinlerler, sohbet, vaaz dinlerler; ayaklarıyla ibâdet yerlerine yürürler, hayır işleri için koşuştururlar, rızıkları için çalışırlar.

Gözü Korumak

Kalbi meşgul edecek, kendisine Allah’ı hatırlamaktan alıkoyacak, dini ve insancıl bakımdan kötü ve mekruh olan her şeye bakmaktan kendini korumaktır. Göz Allah’ın insana verdiği en kıymetli organlardan biridir. İnsanın görmesini, tefekkür etmesini, dış dünya ile olan alakasını sağlayan, insanın gözü ve beynidir. Kafaya ve kalbe giden şeyler, gözden süzülerek giderler. Âdetâ onların ilk kapısıdır göz. İnsan hususiyle (özellikle) oruçlu olduğu zaman gözünü zehirli ok hükmünde olan haramlardan, kalbi meşgul edebilecek malayânî şeylerden muhâfaza etmelidir, korumalıdır.
Şehvetle bakmak orucu bozmaz ama hem günahtır hem de orucun sevabını azaltır.
Sevgili Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki;
Şehvet ile bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim Allah’tan korktuğu için şehvetle bakmaktan kendini korursa, yüce Allah ona öyle bir iman nasip eder ki, bunun zevkini tâ kalbinde duyar.

Dili Korumak

Dili yalan konuşmaktan, dedikodu ve koğuculuk yapmaktan, lüzumsuz ve boş yere konuşmaktan, çirkin söz söylemekten, küfretmekten ve gereksiz tartışmalardan korumaktır. Bunlarda hem günahtır, hem de orucun sevabını azaltır. Oruçlu kişi kavga-gürültü çıkarmayacak, sövene mukabelede bulunmayacak, cahilâne tutum ve davranışlar içine girmeyecektir.
Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a):
Oruç mü’min için bir kalkandır. Binâenaleyh sizden biriniz oruçlu iken, kötü şeyler konuşmasın, cahilâne hareket etmesin. Eğer bir kimse kendisine sövecek olur veya çatacak olursa; ‘Ben oruçluyum desin’ buyurmaktadır.

Oruçlu olduğu halde bir sürü dedikoduya dalan, diline hakim olmayan, sadece midesine bir şey koymamakla yetinen, oruçtan hâsıl olacak mükafattan mahrum kalır. Kâr olarak yanına sadece susuzluk ve açlık kalmış olur.

Allah Rasulü bu beyânda:
Yalan konuşmayı, yalan sözlerle âmel etmeyi terk etmeyen kimsenin, yemesini, içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur, buyurmaktadır ve başka bir hadis-i şeriflerinde:
Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan susuzluk çekme ve açlıktan başka bir kazancı yoktur. Nice geceleyin kalkıp nafile ibâdet yapanlar vardır ki, bu kalkmasından ötürü uykusuzluktan başka bir kazancı yoktur, buyurmuşlardır. O yüzden oruçlu kişi kendisini Kur’ân’la, uhrevî alemi hatırlatacak, tefekküre sebep olacak eserleri okumakla, hayırlı ilim öğrenmekle, ya hayr konuşmak ya da sükût etmekle meşgul etmelidir.

Kulağı Korumak

Allah’ın insanlara değerli bir emanet olarak verdiği kulağında yalan, gıybet, dedikodu gibi çirkin şeylere karşı kapalı tutulması, onların konuşulduğu yerlerden uzaklaşılması, mü’min için gerekli olan bir vazifedir. Çünkü konuşulması çirkin ve yasak olan birşeyin, dinlenilmesi de o kadar çirkin ve yasaktır. Bunun için yüce Allah bu çeşit sözleri dinleyenler ile haram yiyenleri bir seviyede tutarak şöyle buyurmuştur:
Onlar yalan dinleyenler, haram yiyenlerdir. (Maide Suresi, 42)
Dedikodunun yapılmasına seyirci kalmak, dedikodu günahına ortak olmaktır.
Yüce Allah buyuruyor:
Siz de onlarla günahta ortak olursunuz. (Nisa Suresi, 140)
Sevgili Peygamberimiz de şöyle demiştir:
Dedikodu yapan ve dinleyen, günahta ortaktırlar.

Diğer Organları Korumak

El, ayak ve diğer organları kötülüklerden, mideyi ise iftarda şüpheli şeylerden korumaktır. Zîrâ helal yemek ile oruca başlayıp, haram ile orucu bitirmenin bir faydası yoktur. Bu şekilde oruç tutanlar bir ev yapacağım diye, bir şehri yıkanlara benzerler.
Sevgili Peygamberimiz buyurmuştur ki:
Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan, aç ve susuz kalmaktan başka kazançları yoktur.

İftarda Az Yemek

İftar vakti, helal yemekten de olsa mideyi tıka basa doldurmamak gerekir. Zîrâ Allah yanında kapıların en kötüsü, helalden bile olsa tıka basa doldurulan midedir. Orucun amacı şehveti kırmaktır. Zira şehvetler yemek ve içmekle kamçılanır. Durum bu olduğuna göre, gündüz yemediğini bir oturuşla yemenin ve böylece şehveti azıtmanın ne anlamı vardır. Birçokları, orucun gerçek anlamının tam tersine, yemeklerini Ramazan ayına ayırıp, akşamleyin sofralarını nefis yemeklerle donatır ve diğer aylarda yemediklerini bu ayda yerler. Oysa oruçtan amaç, Allah korkusunu sağlamak, şehveti kamçılayan ve nefsi azdıran yemekten ayrı kalmaktır. Gündüz aç kaldıktan sonra, akşama güzel yemeklerle karnı doldurmanın bu amaca hizmet etmediği açıktır.

İftardan sonra korku ile ümit arasında olmak

İftarını açan, orucu ve ibadetleri kabul olunan mukareblerden mi yoksa kabul olunmayan gazaba uğramış kimselerden mi olduğunu düşünmelidir. Hatta yalnız oruçta değil, yapılan her ibâdetin sonunda böyle düşünmek gerekir.

Ahass’ul Havassın (En Üst Seçkinlerin, Peygamberlerin ve takvada üstün olanların) Orucu:

Bu derecedeki insanlar ise bu organlarıyla da iktifa etmeyip (yetinmeyip) çıtayı daha da yukarıya dikerek hayallerine, kalplerine de oruç tutturmaya yönelirler. Yani kalplerine kötülük getirmezler, günah şeyleri hayallerinden geçirmeyi dahi düşünmezler.
Kalbi, dînî maksat içermeyen dünyevî düşüncelerden men edip, Allah’tan başka herşeyi kalpten tamamen uzaklaştırmaktır. Ramazan ayı boyunca inzivâya çekilip tüm ay boyunca itikâfa girmektir.

Ağız ve diş bakımı

Gece yatmadan ve sabah kalkınca dişler en az iki dakika fırçalanmalıdır.
Yemeklerden hemen sonra diş fırçalamanın yıpranmaya neden olabileceği göz önünde bulundurarak, en az 1 saat sonra dişlerin fırçalanması gerekmektedir.

Dil yüzeyine yerleşen bakteriler, tükürük ve besinlerden gelen proteinleri ağız kokusunun sebebi olan bileşiklere parçalar. Bu nedenle mümkün olabildiği kadar dışarıya çıkarılan dilin arka kısmından başlayarak öne doğru süpürme hareketi ile dil fırçalanmalıdır. Dilin fırçalanması ağız kokusunu azaltmada diş fırçalamaktan iki kat fazla etkilidir.
Bu sırada çinko içeren bir diş macunu kullanılması, dil yüzeyinin böyle bir macunla fırçalanması isabet olur.

Her fırçalamadan sonra çinkolu, alkolsüz ve anti-inflamatuarsız bir gargara (PharmolZn) kullanabilir. Eğer CHX içeren gargara kullanılacaksa en çok 1 hafta kullanılabilir.
Ağız gargaraları tek başlarına ağız kokusunu önleyemezler. Özellikle alkol içeren gargaraların ağız kuruluğuna neden olarak ağız kokusunu artırabilir.

Diş fırçalama ve gargara işleminden sonra da arayüz fırçası ve diş ipi kullanın.

Dişlerin genellikle yüzeyleri fırçalanmaktadır. Ne kadar ideal bir fırçalama yapılsa da, dişlerin arayüz bölgeleri tamamen temizlenememektedir. Hastalıkların başlangıcı dişlerin arayüz bölgesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle eksiksiz bir ağız bakımı için arayüz fırçaları ya da diş ipi kullanılması gerekmektedir.
Diş ipi sayesinde fırçanın çıkaramadığı yerlerdeki bakteri ve yemek artıklarını sökebilirsiniz.

dis-ipi-neden

Ramazan ayında ağız ve diş sağlığını/temizliğini korumanın yolları:

Ramazan ayında beslenme düzeni tamamen değişmektedir. Yemek saatleri iftar ve sahura göre ayarlandığı için uzun süre aç ve susuz kalınmaktadır.
Oruç tutarken uzun süre aç kalınması, sıvı tüketilememesi ağız kokusu oluşturabiliyor, bunun için iftar ve sahur vakitlerinin ağız bakımı için doğru değerlendirilmesi gerekir.

Ramazan ayında oruç tutarken ağız kuruluğu da sık yaşanan sorunlardan biridir. Tükürüğün dişleri yıkayıcı ve koruyucu özelliği vardır. Ağızdaki tükürük akım hızı diş sağlığı bakımından çok önemlidir. Ağızın kuru kalması var olan bir çürüğün hızını arttırabilirken, çürük oluşumuna da neden olabilmektedir. Oruçluyken yutmamaya özen göstererek ağzın belli süreler içinde su ile çalkalanması kuruluğun önüne geçer. Yani abdest almak bu işlemi yerine getirmeye de vesiledir.

Sahurda genellikle tercih edilen çay, kahve gibi içecekler ve baharatlı yiyecekler ağız kuruluğunu arttırmaktadır. Bunların yerine taze sıkılmış meyve suları ile meyve, sebze ve tahıllı besinler gibi lifli gıdaların tüketilmesi ağızdaki tükürük akımını hızlandırmaktadır. Lifli besinlerin tüketilmesi, tükürük akımını hızlandırdığı gibi ağız içi temizliği bakımından da oldukça önemlidir.

Gün boyu aç kalınmasından dolayı iftarlarda tercih edilen tatlı ve gazlı içeceklerin tüketimi dişlerde çürük oluşumunu arttırmaktadır. Ağız ve diş sağlığı bakımından bu tür çürük oluşumunu arttıran besinlerin tüketiminden uzak durmak gerekir. Yemekten sonra dişlerin fırçalanmasının uygun/mümkün olmadığı toplu iftar daveti gibi ortamlar için yanınızda bir misvak taşımak ideal bir davranıştır. Eğer, tatlı tüketilmişse en azından bir bardak su içerek dişlerin kısmi de olsa temizlenmesi sağlanmalıdır. Ve misvaklanmalıdır.

Tok tutması için tercih edilen süt, peynir ve yumurta gibi ‘sistein’ içeren besinler kötü kokuyu arttırmaktadır, sahurda az tüketilmelidir.

Enerji içeceklerinden uzak durulmalıdır.

Et ve şarküteri ürünleri fazla tüketilmemelidir.

 

Ramazan-ı şerif ve hayat boyu ağız/diş sağlığını ve temizliğini korumanız için yapmanız gerekenler:

Az su içenlerde bir süre sonra tükürük salgılanması azalır ve ağızda bakterilerin artıp çoğalması için iyi bir ortam oluşur. Bunu önlemek için günde en az 2 litre SU içilmelidir.

Özellikle yaşla artan vücut kuruması pek çok yönden dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Çok su içmek, onlarca yararının yanında dilinizin kurumasınıda önleyerek ağız kokusu ile mücadelede önemli bir silah olarak kullanılabilir.

Beyaz un, beyaz şeker, glukoz/früktoz şurubu ile tatlandırılmış tüm hazır gıdalar ağız içindeki bakteriler için uygun bir ortam oluştururlar. Bakteriler bu tür şekerleri çok kolay kullanarak hızla çoğalırlar. Basit şekerler diş çürüklerine neden olur ve ağız sağlığını büyük bir süratle bozarlar. Bunun için basit şeker tüketmeyin.

Lokmaları iyi çiğneyin. Bu sayede yiyeceklerle tükürük salgısı iyice karışır ve ağızda yemek parçası kalma olasılığı düşer. İyi çiğnenen besinler daha iyi sindirileceği için mide kaynaklı ağız kokusununda önüne geçilmiş olur.

Sinüzit gibi havayolu rahatsızlıkları ve burun tıkanmasına neden olan diğer durumlar geceleri ağızdan nefes almamıza neden olur. Bu durum ağız ve boğazı kurutarak bakterilerin üremesi için ideal bir ortam oluşturur. Azalan tükrük salgısı durumu daha kötü hale getirir. Bu nedenle kesinlikle burnunuz tıkalı uyumayınız.

Yemekten önce ve/veya sonra elma ve havuç yemek, dişlerin daha sağlıklı olmasının yanında diş arasında plak oluşmasını engelleyerek kokuyu gidermekte yardımcı olur.

Ağız kokusunu önlemek için biberiye çiçeklerini sıcak suda demleyerek içine limon sıkarak hazırlayabilirsiniz. Bunu sabahları aç karnına ve yemeklerden sonra içebilirsiniz.

Taze yoğurt ağız kokusuna sebep olan hidrojen sülfür kokusunu yok etmekte etkilidir.

Anason, kişniş, kakule, rezene, karanfil, tarçın gibi kokulu baharatlar ağız kokusunu giderir ve önler.

Peygamberimiz (s.a) ağız kokusu olanlara soğan yemeyi tavsiye etmiştir. Normalde soğan yedikten sonra koku gelmektedir, fakat bu geçicidir. Soğanda son derece güçlü bakteriosit etkili maddeler bulunduğundan ister ağız boşluğunda, isterse de gıda yollarındaki sorunlara karşı son derece faydalıdır. Fakat camiye, toplum içine gidileceği zaman soğan yenmemesi tavsiye edilendir ve sünnettendir.

Yemekten sonra ağza karanfil atmak, çörek otu, kimyon, rezene gibi tohumların ister çayından, isterse de öğütülmüş tozundan yararlanmak da ağız kokusunu gidermeye yardımcı olmaktadır.

Sigara içenlerin sık sık başvurduğu bir yöntem olan maydonoz çiğnemek, ağız kokusunu gidermekte de etkilidir.

Limon suyunun içine taze nane yaprağı atın, blenderden geçirin ve yemekten sonra yarım bardak için. Son derece faydalıdır.

Yemekten sonra normal su ile ağzınızı yıkamayı alışkanlık haline getirin. Bu, yiyecek kırıntılarını temizlemekle birlikte aynı zamanda sünnettir.

Uyumadan önce ayva yiyin. Bu hem sünnettir hem de ağzın güzel kokmasını sağlar.

Eğer ağızda kokuya sebep olacak veya herhangi bir sorun yoksa bademciklere bakılmalıdır. Bazen şişmiş bademcikler enfeksiyon kapmakta ve ağız kokusuna neden olmaktadır.
Bu durumda Adaçayı, Okaliptüs, Teasept Çayı, Pelit kabuğu gibi bitkilerden yapılmış çaylarla veya stomanginol mahlülü ile gargara yapabilirsiniz.

Tüm bu aşamaları izleyen ancak yine de ağız kokusundan kurtulamayan kişilerin muhakkak halitosis merkezlerinde muâyene olarak ağız kokusu nedenlerinin belirlenmesi gerekir.

Akciğer kaynaklı kokular da olabilir. Genellikle sarımsak, peynir, balık, eskimiş yemekler vs. gibi yiyeceklerden sonra ağızdan kokunun gelmesi mümkündür. Çünkü bu gibi yiyecekler akciğerden buharlanmakta ve solunum yoluyla ağza koku yayılabilmektedir. Bu gibi kokular ekseriyetle yiyecekle bağlı olduğundan geçicidir ve herhangi bir tedaviye gerek yoktur.

 

Faydalanılan kaynaklar:

http://fizulihuseynov.com/

http://memorial.com.tr/

http://medikalakademi.com.tr/

II. Râşid Halife: Hâttâb oğlu Ömer

Ömer bin Hâttâb (عمر ابن الخطاب)

Künyesi: Ebû Hafs

581 senesinde Mekke’de doğdu ve 3 Kasım 644 senesinde, 63 yaşındayken Medine’de şehid edildi.

Babası Hâttâb bin Nufeyl, Kureyş kabilesinin ileri gelenlerindendi, ailesi orta sınıfa mensuptu. Babası tüccardı ve kabilesinde zekâsıyla meşhurdu.

Hazreti Ömer küçük yaşta okuma yazma öğrendi. İslam öncesi dönemde okur yazarlık nadiren vardı. Arap edebiyatı ve şiirle ilgilendi. Ömer ergenlik döneminde ata binme, dövüş sporları ve güreş öğrendi. Uzun boyu ve fiziksel üstünlüğü ile iyi bir güreşçiydi.

Resûlullah (s.a) 40 yaşındayken, Ömer 29 yaşlarındaydı. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün gördü ki, Ömer ile Ebû Cehil bir yerde oturmuşlar, gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı. O gece Resûlullah (aleyhisselâm) “Yâ Rabbî, bu İslâm dinini Ömer ile yahut Ebû Cehil ile kuvvetlendir” diyerek duâ etti. Peygamberimizin duâsı üzerine hazreti Ömer (radiallâhu anh) müslüman olmakla şereflendi.

Ömer müslüman olduktan sonra hicrete kadar Resûlullah’ın yanından ayrılmadı. O da diğer müslümanlarla birlikte İslâm dininin yayılmasında hizmet etti. Müşriklerin safha safha ilerlettikleri düşmanlıkları ve işkenceleri karşısında dikilip kahramanca mücadele etti.

İslam peygamberi ve Allah’ın elçisi hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefâtından sonra İslam Devleti’nin Ebu Bekir’den sonraki başkanı ve ikinci Râşid Halifesi olmuştur. Ömer bin Hâttâb, “Ömer-ul Faruk” diye de anılır. Cesareti ve adâleti ile nam salmıştır.

Hazreti Ömer, İslâm’ı yeryüzüne yerleştirip, hâkim kılmak için Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) verdiği tevhîdî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biridir ve halîfe olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. Hazreti Ömer’in, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsâmaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevkî, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için İslam ülkesinin en ücrâ köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayrımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

Halife Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişâre ederdi. O “istişâre etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur” demekteydi. Halife Ömer idârede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz çalışırdı.

Hazreti Ali anlatıyor: “Bir gün Ömer’i, binekli olarak ve telaş içinde, hızlı hızlı giderken gördüm: “Ya emîr’el-mü’minîn nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Devlete ait develerden biri kaçmış, onu aramaya gidiyorum” diye cevap verdi. O zaman ben: “İnan ki, senden sonra bu milleti idâre edecek olanlara ağır bir yük bırakıyorsun! Herkes senin yaptığını yapamaz!” dedim. Bunun üzerine şöyle konuştu: “Resûlullah Muhammed’i (aleyhissalatü vesselam) hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyâmet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!”

Halife Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınırdı. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; “Şunu ve şunu yasakladım, insanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım.”

Ömer’in (radiallâhu anh) 10 buçuk yıl kadar süren (634-644) hilâfet döneminde; Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve İran’ın büyük bir kısmı fethedildi.

Hazreti Ömer, İranlı Ebû Lü’lüe (aleyhillâneh) tarafından Medine’de sabah namazında hançerle saldırıya uğradı. Saldırgan intihar ederken Halife Ömer (radiallâhu anh) 3 gün sonra vefât etti.

Resûlullah ve Ebû Bekr’in yanına defnedildi.

Hz-Ömer-Sözleri

İslam’ın yüz akı şahsiyetlerinden biri olan hazreti Ömer hakkında yazı yazmak, onun bereketli hayatını birkaç sayfa yazıya sığdırmak gerçekten kolay bir iş değildir. Ömer dediğiniz zaman cahiliyede geçen 33 yıllık samimi bir hayat demiş olursunuz. O küfründe de samimi idi; İslâm’a geçince daha da samimiyeti ziyâdeleşti. Hazreti Ömer’in İslâm hayatı öyle bir hayattı ki, 6 yıl geç gelmişti ama o geç kalışını basamakları ikişer ikişer çıkarak arayı kapatmış, 6 yıl geç gelmesine rağmen Resûlullah’ın (s.a) soluna geçmiş, o makâmın hakkını ödemiş, hep Allah’ın elçisini kendinden râzı etmişti. Ne kadar cahiliye yolunda gayret etmiş, mücadele vermişti ise daha fazlasını İslâm için vermiş, hayatının boşa geçen zamanlarının kefaretini ödemiş biri idi.

Hazreti Ömer dediğiniz zaman 2,5 yıl Halife Ebû Bekr’in hilâfet günlerinde nasıl halifeye vezîr olunur bunu hayatı ile gösteren; Ridde olaylarında, Kur’ân’ın mushaf haline getirilmesinde, fetih hareketlerinde, her hayırlı işte öncü olan biri demiş olursunuz.

Halife Ömer dediğiniz zaman 10,5 yıl hilâfet günlerinde adâlet, izzet, feth, adına çok şey söylemiş olursunuz. O öyle bir yönetim tarzı ortaya koymuştu ki değil sadece dostları düşmanları bile kendisine hayran bırakmış, her işi ile attığı her adımı ile İslâm’ın en büyük mucizesinin insan yetiştirme olduğunu âleme göstermiş, mucize istersen eğer İslâm’dan önce Ömer, İslâm’dan sonra Ömer dedirtmiştir.

İşte böyle bir şahsiyet olan hazreti Ömer’i birkaç sayfa da anlatmak gerçekten kolay değildir. Şimdi hazreti Ömer hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar, onun hakkında zihinlerimizde var olan bazı yanlış ve eksik bilgileri düzeltmeye çalışalım.

Nedir peki hazreti Ömer hakkında doğru bildiğimiz yanlışlar?

Bunlar;

1- Hz. Ömer, gerçekten kendi elleri ile kız çocuğunu toprağa gömdü mü?

2- Hz. Ömer, gerçekten kırkıncı Müslüman mıydı?

3- Hz. Ömer, gerçekten Resûlullah’ı (s.a) öldürmek için çıktığı yolda mı dirildi, iman etti?

4- Hz. Ömer, gerçekten sadece celâl sıfatının sahibi biri miydi?

Buyurun bu maddeleri birer birer ele alalım.

1- Hz. Ömer, gerçekten kendi elleri ile kız çocuğunu toprağa gömdü mü?

Ömer’in İslâm öncesi hayatı anlatılırken en fazla gündeme getirilen mesele kendi elleri ile kız çocuğunu toprağa gömmesidir. Ancak bu konuda kaynak niteliğinde olan eserlerimizin hiçbirinde böyle bir rivâyet geçmemektedir. Hazreti Ömer, bu olayı anlatmıştır; cahiliye insanın bu büyük zulmü nasıl işlediklerini tasvir etmiştir. Ama hiçbir yerde “ben yaptım, ben kendi ellerimle kız çocuğumu gömdüm” dememiştir.

Hz. Ömer’in, 3 kız, 8 oğlu olmuştur. Bu kızlardan en büyüğü Hafsa validemizdir; onun doğum tarihi ise Miladi 604’tür, yani nübüvvetten tam 6 yıl önce doğmuştur. Eğer Ömer böyle bir şey yapsaydı, Hafsa validemiz için de yapardı. Hafsa doğduğunda hazreti Ömer, 20 yaşlarında idi. İşte bu bilgilerde gösteriyor ki, hazreti Ömer için kız çocuğunu gömdü demek doğru bir iddia değildir.

2- Hz. Ömer, gerçekten kırkıncı Müslüman mı?

Bugün birçok siyer kitabımızda Hz. Ömer’in Müslüman oluşu anlatılırken onun 40. Müslüman olduğu söylenir. Bu bilginin asıl kaynağı İbn Hişam’ın es-Sîre’sidir. Eğer Hz. Ömer’in 40. Müslüman olduğunu kabul edersek, altı yıl boyunca Müslümanların sadece 39 kişi olduklarını söylemiş oluruz ki, bu birçok sahabinin o günlerde Müslüman oluşunu dikkate almamamıza neden olur.

Ancak dikkatle incelendiğinde, Nebî’nin (s.a) ilk 6 yıl içerisinde sistemli ve özel bir davet çalışması başlattığını ve bu davet çalışmalarının neticesinde kazanılan insan sayısının ise 128’e vardığına şahit oluruz. Dolayısı ile Hz. Ömer ile birlikte sayının 129 olduğunu belirtmek durumundayız. İbn Hişam’ın naklettiği 40 sayısını ise o gün için Darü’l-Erkam’da bulunan sahabîlerin sayısı olarak kabul etmeliyiz. Yani Hz. Ömer ile birlikte o gün Darü’l-Erkam’da bulunan sahabî sayısı 40’a varmış, ancak o 129. Müslüman olarak tarihe geçmiştir.

3- Hz. Ömer, gerçekten Resûlullah’ı (s.a) sadece öldürmek için çıktığı yolda mı dirildi, iman etti?

Bugün Hz. Ömer’in nasıl Müslüman olduğunu sorduğunuz zaman hemen hemen herkesin söylediği rivayet şu olacaktır: “Darü’n-Nedve’de, Resûlullah’ın Mekke’de oluşturduğu tesir konuşulurken, Ömer hiddetlenir, ‘öldürelim Muhammed’i ve bu işi kökten bitirelim’ demiş, kılıcını kuşanmış, nerde olduğunu bilmediği ama duyduğu Safa tepesindeki bir evde onu aramaya doğru çıkmıştı. Yolda akrabalarından Nuaym b. Abdullah onu görmüş, hiddetli halinden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Müslüman olan Nuaym, Hz. Ömer’den nereye gittiğini sormuş, aldığı cevap üzerine Resûlullah’ı korumak için hedefi değiştirmiş ve o ana kadar bilmediği bir şeyi ona söylemişti. Demişti ki: ‘Sen Muhammed’in peşine düşeceğine, önce enişten ve kız kardeşine bak!’ Hz. Ömer ilk kez duyduğu bu bilgiyi doğrulatmak için hemen kız kardeşi Fatıma bint Hattab’ın ve eniştesi ayrıca amcasının oğlu olan Said b. Zeyd’in evine doğru yönelmiş, oraya yaklaştığında, içeriden bazı sesler duymuştu. O anda da Habbab b. Eret, o evin sakinlerine yeni nâzil olan Kur’ân ayetlerini okumaktadır. Hz. Ömer hiddetle kapıyı çalmış, içeriye girmiş; Habbab hemen evin bir köşesine saklanmış, okunan ayetlerde ortadan kaldırılmıştı. Hz. Ömer ne okuduklarını sormuş, onların Müslüman olup olmadıklarını sorgulamış, önce eniştesine, sonra kız kardeşine birer tokat patlatmıştı. Kız kardeşinin yüzünden süzülen kan bir anda Ömer’i sakinleştirmiş ve o anda okunan ayetlerin ne olduğunu sormuştu. Önce Ömer’in zarar vermesinden korktukları için ayetler gizlenmiş, ama ısrar edince Taha Sûresi’ndeki ayetler getirilmiş, orada okunmuş ve Hz. Ömer imana doğru yürümeye başlamıştı. Bu hali, o ana kadar gizlice izleyen Habbab b. Eret, saklandığı yerden çıkmış ve: “Vallahi! Ey Ömer! Ben Resûlullah’ın senin için duâ ettiğini işittim” demiş, bunun üzerine Ömer, Resûlullah’ın yerini sormuş; Habbab tarif etmiş ve Ömer dirilmek için Erkâm’ın evinin yolunu tutmuştu.”

Bilinen bu rivâyet doğrudur ve başta İbn Hişam ve İbn Sa’d olmak üzere birçok kaynağımızda da bu şekilde geçmektedir. Ancak biraz daha derinlemesine araştırdığımızda Hz. Ömer’in yukarıda aktardığımız imana yürüyüş kıssasının öncesinde de iki önemli hadise olduğunu görmekteyiz.

Bu hadiselerden ilki şudur: Hz. Ömer, Nübüvvetin 5. yılı, ilk Habeşistan hicretine katılmak için hazırlık yapan antlaşmalı köleleri Amr b. Rebia ve hanımı Leyla bint Ebî Hasme’nin yanına gelir. Hz. Ömer bunlara ve kölesi Zinnure’ye Müslüman oldukları için çok işkence yapmıştır. Onları öyle döver, öyle döverdi ki; sonra yorulur biraz ara verir. Ara verince de onlara derdi ki: “Sanmayın size acıdığım için durdum, yorulduğum için durdum. Biraz dinleneyim yine başlayacağım sizi dövmeye!” İşte Amr ve hanımı Leyla bu işkencelerden yorgun düşüp, hicret etmeye karar verince, Hz. Ömer onların yanına gider. Amr yoktur o anda evde; Leyla onu karşılar. Hz. Ömer hazırlıklarını görünce; “bir yere mi gidiyorsunuz?” diye sorar; Leyla’da: “İşkencelerinizden bıktık, sizin yüzünüzden çıkıp Habeşistan’a gideceğiz” der. O anda Hz. Ömer duygulanır, sesi titrer ve der ki: “Gidin Allah yardımcınız olsun!” Leyla, Ömer’in o haline şaşar. Biraz sonra kocası Amr gelince ona der ki: “Az önce Ömer buradaydı, şöyle şöyle oldu. Ben öyle tahmin ediyorum ki Ömer Müslüman olacak!” Amr güler ve der ki: “Ömer’in babası Hattâb’ın, ölmüş eşeği kalkar Müslüman olur, yine de Ömer Müslüman olmaz.” Amr ümidi kesmiştir. Ama Hz. Ömer’in gerçekten o gün yüreğine iman tohumu az da olsa düşmüştür. Bu onun imana yürüyüşünün ilk basamağıdır.

İkinci hadise ise şudur: Hz. Ömer bir gece Kâbe’ye doğru gelirken, Efendimiz’in orada ibâdet ettiğini görür. Gizlice Resûlullah’a doğru yaklaşır ve ne yaptığını merak eder. O anda Efendimiz Hakka Suresi’nden ayetler okumaktadır. Sözün kalitelisini çok iyi bilen Hz. Ömer, içinden bunlar bir şair sözüdür diye bir şey geçirir. O anda Efendimiz Hakka Suresi’nin 41. ayetini okur: “Ve ma huve bi kavlin şair kalilen ma tüminun / O bir şair sözü değildir; ne da az iman ediyorsunuz?” Bu ayeti duyunca Hz. Ömer şaşırır, benim içimi mi okuyor bu adam, yoksa o bir kâhin mi der. Efendimiz bir sonraki ayeti okur: “Ve lâ bi kavli kâhin kalilen ma tezekkerün / O bir kâhin sözü de değildir, ne kadar az düşünüyorsunuz?” Bu ayet karşısında bir kez daha sarsılır Hz. Ömer ve der ki: “Bu sözler Muhammed’in uydurması mı?” O anda bir sonraki ayeti okur Efendimiz: “Eğer bu sözleri Muhammed uydurmuş olsaydı onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onu can damarından koparırdık!” Bu ayeti de duyunca Hz. Ömer daha da sarsılır ve hemen orayı terk eder. Ama günlerce, duyduğu o ayetlerin tesiri altında ezilir. İşte Hz. Ömer, öncesinde bu iki hadiseyi yaşayarak imana doğru yürür, en son kız kardeşinin evinde olanlarla süreç tamamlanmış olur.

4- Hz. Ömer, gerçekten sadece celâl sıfatının sahibi biri miydi?

Evet, o gerçekten celâl sıfatlı idi. Biz onu hep elinde kılıç yanlış bir iş yapanın kafasını kesmeye hazır bekleyen biri olarak görürüz. Çoğu zaman Hz. Ömer’in hali budur. Ama celâl sıfatı asla zulme, haksızlığa dönüşmemiş, bilakis Hz. Ömer’in adı hep adâlet ile anılır olmuştur. Peki, celâl sıfatı nasıl olmuştur da, zulme değil, hakkaniyete dönüşmüştür?
Çünkü Hz. Ömer’in şahsiyetinin üç temel esası vardı. Bunlar, adâlet, kuvvet ve rahmetti. Adaletin tesisi için kuvvet şarttı. Kuvvet olmazsa, güç olmazsa otorite sağlanmaz, zaafiyet baş gösterebilirdi. Ancak kuvvetin hemen karşısına rahmet konmazsa, o kuvvet Allah korusun zulme, haksızlığa dönüşebilirdi. İşte Hz. Ömer celâl sıfatı ile adâlet terazisini hayatında kurarken, bir kefesine kuvveti, bir diğer kefesine rahmeti koymuştu. Böyle olunca da o adâletin timsali, örneği ve rehberi olmuştu.

Hz. Ömer’in şahsiyetinin en temel anahtar kavramları; Samimiyet, Farukiyet, Adâlet, Kuvvet ve Rahmet’tir. Bu beş kavram onun hayatında olduğu için tarih onu hep övgü ile kayıt etti. Peki, bu kavramlar Hz. Ömer’in ruhunu diriltmek isteyen bu çağın insanına bir şeyler söylemesin mi?

Buyurun söylenen mesajları beraberce okuyalım:

1- Samimiyet kalbinin esası olsun ki, salihlerin duâsını alabilesin.

2- Farukiyet aklının esası olsun ki, hakkın yanında yer alıp, batılın karşısında durabilesin.

3- Adâlet eylemlerinin esası olsun ki, hak edene hak ettiğini verebilesin.

4- Kuvvet elinin esası olsun ki, hakkın ikâmesi adına otorite sağlayabilesin.

5- Rahmet hayatının esası olsun ki, merhamet gösterip, merhamet bulabilesin.

İbadetlerimiz ve Oruç

Herkesce malumdur ki İslâm’ın şartlarından ve farzlarından birisi de Ramazan orucudur. Bunun delili şu ayeti kerimedir.

Şeytandan Allah’a sığınırım!

Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenalıklardan korunursunuz.” (el Bakara, 183)

Yani takvâ sahibi mü’minler olursunuz.

Bir müslüman imsâk vaktinden güneşin batışına kadar, yemekten, içmekten, cinsel münâsebetten kendini men ederse oruç tutma emrini yerine getirmiş olur.

Allah’ın emir ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu kaçınılmaz bir gerçektir. İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği misyon gereği İslâm âlimleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hale getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir.

Ama oruç ibadetinin ve diğer bütün ibadetlerin asıl ve temel hedefi insanları takvaya ve Allah rızasına eriştirmektir.
İnsanı manevi bir eğitim sürecine taşıyan oruç, kulun, kısa sürede kalbi ve ruhu üzerinde birikmiş günah tortusundan sıyrılmasını sağlar. Böylece oruç, insanı “kad eflaha men zekkâhâ” ayetinin sırrına erdirir. Bu, nefsini kötülüklerden arındıranın, kurtuluşa erdiğinin bir ifadesidir. Nasıl ki sadaka ve zekât, inananları günahlardan temizler, onları arındırıp, yüceltirse (Tevbe: 9/103) bedenin zekâtı olan oruç da (İbn Mâce, Sıyâm, 44) insanı nefsinin hâkimiyeti altında ezilmekten kurtarır.
Oruç tutan kişi, nefsinin zincirlerini kırarak Allah’ın ipine sarılmış olur. Allah’ın ipine sarılmakla sosyal bir varlık olduğunu iyiden iyiye hisseder. Oruç ayı olan Ramazan-ı şerif boyunca toplu hâlde yapılan ibadetler birlik duygusunu ruhlara işler. Zengin, fakirle aynı safta namaz kılar, aynı sofrada yemek yer, zekât, fitre ve fidyeler gelir dağılımındaki dengesizliğe adeta can suyu olur.

Oruç, nefsin isteklerine irâdî olarak uzak durma olması yönüyle bir irade eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanma yönüyle de sabır eğitimine dönüşmektedir. Kişinin yaşam sürecinde başarılı bir periyoda sahip olabilmesi şüphesiz irade eğitiminden geçmektedir. İradesi zayıf insanlar hayatta başarılı olamadığı gibi, uhrevî açıdan da sonları iyi değildir. Çünkü ibadetler hemen hemen bütünüyle irâdesi güçlü insanların îfâ edebileceği bir konum ve nitelik arz etmektedirler. Bu noktada oruç, nefsin isteklerinin kontrol altına alınmasında, ruhun arındırılıp yüceltilmesinde etkili olmaktadır. Nitekim orucun değişik biçimlerde de olsa hemen bütün din ve kültürlerde riyâzet ve mücahede yolu olarak benimsenmiş olması bu gerçeği ifade etmesi yönüyle dikkat çekicidir.

Oruç ibadetiyle kanaat, tekrar kapımızdan evlerimize girer. Açlık çeken insan yoksulun, muhtacın durumunu anlar ve kanaat etmenin önemini daha iyi kavrar. Artık israf edemez olur. Allah Resulü’nün “Kanaat bitmeyen bir hazinedir” (Beyhakî, Zühd, 2/88) sözü mü’minin kulaklarında yankılanır. Nimetin eskisinden daha çok kadrini bilen insan, Allah’a olan şükrünü artırır. Hırsın mahrumiyete, kanaatin rahmete vesile olduğunu anlar. Allah Resulü’nün “İktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/331) müjdesi hayatında tezahür etmeye başlar.

Oruç ibadeti, insana iftar ve sahur ile, kılınan teravih namazlarıyla, diğer ibadetlerle hayatı disipline etme imkanı tanır. Oruç ayı olan Ramazan ayı kulun Rabbine iltica ederek, günahlarının bağışlanması için hayat yoluna yerleştirilmiş fırsat ve hazinelerle doludur. Kişi, Kur’ân üzerinde daha fazla düşünme imkânı yakalar. Ramazan’ın getirdiği bereketle, günahların kalp ve beyin üzerinde örttüğü perdeyi kaldırmasıyla insan, bazı ayetleri daha derinden hisseder ve anlar.

Oruç bedenin zekâtı olarak, vücutta birikmiş zararlı unsurların def’i için metabolizmaya büyük bir imkân sağlar. İnsanın, vücudunu diğer canlılardan daha farklı olarak madde ve mananın sırlı ve ahenkli bir birleşimi olarak görmeye başladığı bu ayda, vücutlar yenilenir, dimağlar parlar.

Allah Resulü’nün “Sûmû tesıhhû” yani “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” sözünü teyit edercesine bedenlerimiz sağlık bulur. (Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, VIII, 174; Münzirî, et-Tergîb, 2/206)

Ramazan orucu ümitsiz insanların bağışlanma ümitlerini yeşerttikleri bir zaman dilimidir. Oruç, ansızın gelecek sıkıntılara karşı insanlara dayanıklı olmayı öğreten bir öğretmendir. Çocuklarımıza keyifle dinlerini öğrenme ve yaşama fırsatı veren bir aydır mübârek Ramazan ayı.

Allah Resulü, inanıp karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan ayını değerlendirenlerin geçmiş günahlarının bağışlanacağını söylemiştir. (Nesâî, İman, 21)
Aynı şekilde Allah Resulü, Sahabisi Ka’b b. Ucre’ye hitaben: “Ey Ka’b! Namaz kişinin Müslüman oluşuna delildir. Oruç ise sağlam bir kalkandır. Sadaka vermek, suyun, ateşi söndürdüğü gibi günahları silip süpürür. Ey Ka’b! Haramla beslenerek teşekkül eden et ve kemiklere ancak ateşte olmak yaraşır. (Tirmizî, Cum’a, 79)” diye söylemiştir.

Orucun hikmetleri ile hükümlerini anlamak arasında sıkı bir bağ vardır. Orucun fıkhına taalluk eden kuralların bilinmesi orucumuzu Allah Resulü’nün bize hikmet olarak bıraktığı sünnetine uygun oruçlar tutmamıza imkân tanıyacaktır.

 

 

ORUÇ HAKKINDA BAZI GENEL BİLGİLER

Ramazan Orucu Kimlere Farzdır?

Aklı yerinde, ergenlik çağına ulaşmış ve oruç tutmasına engel bir mazereti (hastalık, yolculuk, kadınların özel halleri) olmayan her Müslüman’ın Ramazan orucunu tutması farzdır. Herhangi bir mazeretten dolayı tutamadıkları günleri Ramazan dışında kaza ederler, tutmadıkları gün sayısınca oruçlarını tutarlar.

Orucun kısımları beştir:

1 – Farz olanlar
Ramazan orucu
Ramazan orucunun kazası
Keffâret orucu

2 – Vacib olanlar
Adak orucu
Bozulan nafile orucun kazası

3 – Sünnet olan
Muharrem ayının 9, 10 ve 11’inci günlerinde tutulan oruçlar

4 – Mendub ve Müstehab
Kamerî ayların 13, 14 ve 15’inci günlerinde tutulan oruçlar
Pazartesi, Perşembe günleri tutulan oruçlar
Ramazan’dan sonra Şevval ayında 6 gün tutulan oruç

5- Mekruh
İki türlü mekruh oruç vardır;

a) Muharrem ayının sadece 10. günü oruç tutmak, yalnız Cuma veya Cumartesi günleri oruç tutmak, iki orucu iftar etmeksizin birbirine eklemek ve senenin tamamını oruçlu geçirmek ‘TENZÎHEN MEKRUH’tur.

b) Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü günü oruç tutmak ‘TAHRÎMEN MEKRUH’tur.

Oruca ne zaman ve nasıl niyet edilir?

Orucun sahih (geçerli) olması için niyyet etmek şarttır. Niyyetsiz oruç makbul değildir.

Ramazan orucuna, akşamdan itibâren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Ancak gece sahur yemeğini yedikten sonra niyyet etmek daha faziletlidir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsâk vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyyet edebilir. Yeter ki, imsâk vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmış olmasın. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyyet câiz olmaz. Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna niyyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyyet etmesi gerekmez.
Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyyet yerine sayılır. Niyetin yeri kalptir. Oruca kalp ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalp ile yapılan bu niyyeti dil ile de söylemek daha iyidir.

Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden, kalbinden niyyet etmeli, hem de dili ile (sahurda) “Niyyet ettim Ramazan-ı şerifin bugünkü orucuna” demelidir.

Ramazan ayında tutulamayan orucu, başka günlerde kaza ederken niyyetin geceleyin «tan yeri ağarmadan önce» yapılması gerekir. Keffâret oruçları da böyledir. Bu oruçlara imsaktan sonra niyet edilmez.

RABBİMİZ TUTTUĞUMUZ VE TUTACAĞIMIZ ORUÇLARI KABUL BUYURSUN. AMİN.

 

Hoşgeldin ey mübârek Ramazan ayı

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım

Rahmân, Rahîm olan Allah’ın adıyla

Hamd, Allah’a mahsustur!

Salâtü selâm Allah’ın elçisi Muhammed’in, âl’inin ve ashâbının ve onların izinden giden mü’minlerin üzerine olsun.

Bizi bir Ramazan-ı şerif ayına daha eriştiren Rahmân’a sonsuz şükürler olsun. Amin!

 

Ramazan ayı takvimle ve hesapla değil, Ramazan hilâlinin görülmesiyle, yada Şaban ayını otuza tamamlamakla başlar.
Ramazan’a başlarken Şaban’ın son günü mü, Ramazan’ın ilk günü mü diye, şüpheye düşülen gün, konuyu iyi bilmeyenlerin oruç tutmaması daha iyidir. Ancak Ramazan hilalinin görüldüğü ilan edilirse, o gün şüpheli olmaktan çıkar. Ramazan olduğu kesinleşir.

Bayram da yine takvimle değil, Şevval hilâlinin görülmesiyle başlar. Ancak bayram hilâlini en az iki âdil şâhidin görmüş olması gerekir.

Kardeşlerim Rabbimiz yüce Allah, Ramazan ayı hakkında şöyle buyurmuştur:

Ramazan ayı, insanlara hak yolu gösteren, doğruyu ve hak ile bâtılın birbirinden ayırt etmenin açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır. O halde sizden kim, Ramazan ayını idrak ederse, onda oruç tutsun. Her kim de onda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah, sizin için (dîninde) kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, orucu bir aya tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine, orucun sonunda (Ramazan bayramında tekbir getirip) Allah’ın adını yüceltmeniz, sizi doğru yola iletmesi (ve size kolaylık sağlamasına karşılık Allah’a) şükretmeniz içindir.” (1)

Âyet-i kerime de Ramazan ayının içinde, Kur’ân’ın indirildiği zikredilmektedir. Bundan maksat Kur’ân’ın, Kadir gecesinde bir bütün olarak Levh-i mahfuzdan dünya semasına, diğer bir adıyla Beyt’ül ma’mura yahut Beyt’ül İzze’ye indirilmesidir.

Bilindiği üzere Kur’ân daha sonra peyder pey (ara ara, parça parça) çeşitli münasebetlerle 22-23 yıl boyunca hazreti Resulullah’a (s.a.) indirilmiştir.

Bu mübarek ay; hayır, bereket, rahmet, ibâdet ve her türlü sâlih âmel için büyük bir mevsimdir. Bu ay; sevapları kat kat verilen, cennet kapıları açılan, cehennem kapıları kapanan, her türlü günah ve kötülüklerden Allah’a tevbe edilen büyük bir ay ve kıymetli bir mevsimdir. Bu sebeple hayır ve bereket mevsimlerini, fazîlet vesilelerini ve her türlü nimetleri size bahşetmiş olduğundan dolayı Allahu teâlâ’ya çokça şükredin, kıymetli vakitleri ve fazîletli mevsimleri, Allah’a itaatlerle ve haramları terk etmekle değerlendirin ki, güzel hayatı kazanıp ölümden sonraki hayata hazırlıklı olabilesiniz.

Samimi mü’min için yılın bütün ayları ibâdet mevsimleridir. Onun için ömrün hepsi, Allah’a taat ve ibâdet içindir. Fakat Ramazan ayında mü’minlerin hayır işlemek için azîm ve gayreti kat kat artar, ibâdet etmek için kalbi daha canlı bir hâle gelir ve Rabbi Allahu teâlâya daha çok yönelir.

Bu mübarek ayda kelime-i şehâdeti gerçekleştirerek, kusur ve hatalarını gözden geçirmeliyiz.

Kelime-i şehâdeti gerçekleştirmeye aykırı olan her şeyden (şirkten) uzak durmamız gerekir. Bu ise, bid’atlardan ve dînde yenilik çıkarmak gibi şeylerden uzak durmakla mümkün olur.

Ramazan ayında mü’minler nefslerini hesaba çekmelidirler:

Farzları noksansız, tam edâ ediyormuyuz?

Harama götüren şehevî duygularımızı ve şüpheleri terk ediyormuyuz?

Güzel ahlâk ve edeb kurallarına uyuyormuyuz?

Namazları cemaatle kılıyormuyuz?

Komşularımızın, akrabalarımızın ve diğer müslümanların üzerimizdeki haklarına riâyet ediyormuyuz, bu vazifelerimizi yerine getiriyormuyuz?

Selâmı aramızda yayma konusundaki durumumuz nedir?

İyiliği emredip kötülükten alıkoymak ve karşılıklı olarak hakkı tavsiye etmek ve buna sabretmek, çirkin şeyleri işlememeye ve güzel şeyleri işlemeye sabretmek hususunda ne kadar başarılıyız?

Günahlara ve şehevî duygulara devam etmekten nefsimizi yasaklayıp yasaklamadığımızdan nefsimizi hesaba çekiyormuyuz?

İnsanların mallarını bâtıl yollarla yemeye giren fâiz ve rüşvet gibi Allah’ın haram kıldığı şeyleri yemek konusunda nefsimizi hesaba çekiyormuyuz?

İmânımızı güçlü ve sağlam tutmak için neler yapıyoruz?

Çünkü îmân artar ve eksilir. Îmân, taatle yani sâlih âmel işlemekle artar, güçlenir ve sağlamlaşır, günah işlemekle eksilir, zayıflar.

Bu nefis muhasebesi, bu tevbe ve istiğfar ile Ramazan ayını karşılamamız gerekir.

Şeddad b. Evs (radiAllâhu anh) rivâyet ettiğine göre Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

Akıllı kişi, nefsine hâkim olan (onu hesaba çeken) ve ölüm sonrası için çalışandır.” (2)

Şüphesiz Ramazan ayı, ganimet ve kazanç ayıdır. İşini bilen tüccar, kazancını arttırmak için kazançlı mevsimleri fırsat bilip kollar. O halde siz de bu ayı; ibâdet, çok namaz kılmak, Kur’ân’ı anlayarak okumak ve o mesajları hayata geçirmek, insanları affetmek, başkalarına ihsanda bulunmak ve fakirlere tasadduk etmekle değerlendirelim.

Biliniz ki Ramazan ayı, ayların en hayırlısıdır. Ramazan ayından günahları bağışlanmış ve sâlih amelleri kabul edilmiş olarak çıkalım inşâAllah.

Allah’ın yarattığı şeylerin birbirinden fazîletli oluşlarından birisi de Ramazan ayını, diğer aylardan ve son on gecesini de diğer gecelerden üstün kılmasıdır.

Ramazan ayında yılın en hayırlı gecesi vardır ki, o gece de, Kadir gecesidir. Nitekim Allahu teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

Şüphesiz biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rabblerinin izniyle (bu gecede takdir olunan) her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar esenlikle doludur.” (3)

Bu gecede yapılan ibâdet, bin gecede yapılan ibâdetten daha hayırlıdır.

Bir rivâyette Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

İbrahim’in Suhufu (sahifeleri), Ramazan ayının ilk gecesinde nâzil oldu. Musa’ya indirilen Tevrat, Ramazan’ın altıncı gecesinde nâzil olmaya başladı. Davud’a indirilen Zebûr, Ramazan’ın onikinci gecesinde indirilmişti. İsa’ya inen İncîl, Ramazan’ın onsekizinci gecesinde nâzil oldu. Ve Muhammed Mustafa’ya ve tüm insanlığa indirilen Kur’ân-ı Kerîm ise Ramazan’ın yirmiyedinci gecesinde indirildi.” (4)

İbn Abbâs (radiAllâhu anh) Resulullah’tan (s.a) şöyle işittiğini rivâyet etmiştir:

Şayet ümmetim, Ramazan ayında olan sevabı bilselerdi, bütün senenin Ramazan ayı olmasını temenni ederdi.” (5)

Çünkü bütün iyilikler ve hasenâtlar âdeta bu ayda bir araya toplanmıştır.

Ramazan ayında pek çok ibâdet vardır. Bu ibâdetlerin bazısı, diğer aylarda yoktur. Örneğin farz oruç, terâvih, itikâf gibi.

Bu ayda işlenen ibâdet ve taatler kabul olunmuştur. İşlenen günahlardan yapılan tövbe ve istiğfarlar bu ayda kabul edilmiştir. Bu ayda yapılan duâlar Allah tarafından kabul edilir.

Cennet bu ayda oruç tutanları iştiyakla bekler.

Kulun gerçekleştirebileceği ilk taat; kulluğu, yalnızca Allah’a gerçekleştirmektir. Kulun, nefsinde Allah’tan başka hak ilâh olmadığına inanıp bütün ibâdetleri yalnızca Allah’a hâlis kılması ve Allah’a ibâdette O’na hiç kimseyi ve hiç bir şeyi ortak koşmamasıdır.

Bizden her birimizin, kendisine isabet edenin (başına gelecek olanın) şaşmayacağını, isabet etmeyenin de isabet etmeyeceğini (yazılmamışsa, o şeyin olmayacağını) ve her şeyin bir kaderinin olduğunu yakînen bilmesi gerekir.

Yine Velâ ve Berâ mefhumunu gerçekleştirmemiz gerekir. Bu ise, mü’minleri sevmek ve onlara dostluk beslemek, kâfirlere, münâfıklara ve müşriklere düşmanlık edip onları sevmemekle mümkün olur. Müslümanların, düşmanlarına karşı üstün gelmelerine sevinmemiz, Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını örnek almamız, Resûlullah ile O’ndan sonraki Râşid halifelerinin yoluna uymamız, nerede, hangi renkte ve hangi uyrukta olursa olsun, Nebînin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine sarılanları sevmemiz gerekir.

Yine mü’minlerden gece günah işleyenin tevbe etmesi için gündüz elini açtığını, gündüz günah işleyenin tevbe etmesi için de gece elini açtığını gözönünde bulundurmamız ve böyle bilmemiz gerekir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

Rabbinizden bir mağfirete, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve takvâ sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun. Onlar (takvâ sahipleri) bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. Yine onlar, çirkin bir iş yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenler ve bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmeyenlerdir. Onların mükâfatı; Rableri tarafından bağışlanma ve içinden ırmaklar akan cennetlerdir ki, orada ebedî kalacaklardır. (Allah yolunda) çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” (6)

Allahu teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmuştur:

“(Ey elçi! Günahlara dalan kullarıma) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, (kullarından tevbe edenlerin günahlarını) çok bağışlayandır, (onlara) çok merhamet edendir.” (7)

Allahu teâlâ yine şöyle buyurmuştur:

Kim bir kötülük yapar veya (Allah’ın hükmüne aykırı davranarak) kendine zulmeder, sonra da (yaptığına pişman olarak Allah’a döner ve O’nun mağfiretini umarak) Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhamet edici bulur.” (8)

Azâmet sahibi Allahu teâlâdan, bu ayda yapacağımız amellerde hepimizi muvaffak kılmasını, oruç ve sâlih amelleri işlemek ve kötülükleri terk etmek gibi konularda bize yardım etmesini niyâz ederiz. Amin!

Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Soru:

Şeytanların Ramazan ayında bağlanmış ve zincire vurulmuş oldukları hakkında bir hadis rivâyeti var.
Şeytanlar, Ramazan’da bağlanmış ve zincire vurulmuş iseler, çoğu zaman her türlü kötülüklerin ve günahların Ramazan’da vukû bulduğunu nasıl görebiliyoruz? Oysa bunların vukû bulmaması gerekirdi.

Cevap:

Bunun anlamı; orucun şartlarını muhafaza eden ve âdâbını gözeten kimseden bu kötülüklerin ve günahların vukû bulması azalır. Veya zincire vurulanlardan maksat; şeytanların hepsi değil de sadece azgın olanlarıdır. Veyahut da bundan maksat; kötülük ve günahların bu ayda azalmasıdır. Nitekim bu, gözle görülen ve hissedilen bir durumdur. Çünkü bu ayda vukû bulan kötülük ve günahlar, diğer aylara oranla daha azdır. Ayrıca şeytanların hepsinin zincire vurulması, hiçbir kötülük ve günahın vukû bulmamasını gerektirmez. Zirâ kötülük ve günahların vukû bulmasının, şeytanların dışında başka sebepleri de vardır. Tıpkı kötü nefsler, çirkin âdetler ve insî şeytanlar (şeytanlaşmış insanlar) gibi. (9)

Mevlüt Koyuncu


1) Bakara Sûresi: 185.

2) Tirmizi, Kıyame 25. İbn Mace, Zühd 31. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 124. Hâkim, Müstedrek, IV, 251.

3) Kadir Sûresi.

4) Ahmed b. Hanbel, el Müsned, 4/107. Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübrâ, 9/188.

5) Rebi’ b. Hubeyb, Müsned, 2/59.

6) Âl-i İmrân Sûresi: 133-136.

7) Zümer Sûresi: 53.

8) Nisâ Sûresi: 110.

9) Fethu’l-Bârî, c: 4, s: 145.

 

 

Anadilim, dilim dilim

Bundan 16 yıl önce Almanya’da Türkçe dersi müfredatı tarih ve coğrafya konularından arındırılmış, sadece dil dersi haline getirilmişti.

Mâlum dil dinamik bir sistem. Kullanılmayınca hayatiyetini kaybeder. Kendinden uzaklaşanlar için âb-ı hayat olmayı terkeder. Hele de yeni kuşaklara aktaramadığımız sürece.

Heidelberg Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Pedagoji Merkezi (Hei-Mat), yaptığı bir araştırmayla tam da bu olumsuz gelişmeyi gözler önüne seriyor. Araştırma, 2013/2014 öğretim yılında Baden-Württemberg eyaletinin Baden bölgesinde Türkçe ve Türk Kültürü dersine katılan öğrencilerin dil kullanma alışkanlıklarını ortaya koyuyor. Her ne kadar Almanya’nın bir eyaletinde yapılsa da bütün Avrupa diasporasında yaşayan Türklerin anadillerini kullanma alışkanlıkları açısından üç aşağı beş yukarı aynı özellikleri taşıyor.

Mesela Türk öğrencilerin yüzde 57,9’u evde Almanca ve Türkçeyi birlikte konuşuyor. Dilleri karışık şekilde kullanmak başlı başına büyük bir hata ve tembellik. Bir dilde zorlanınca diğerine atlamak iki dile de yada ikisinden birine iyi hakim olamamak, o dili tam iyi konuşamamak anlamına gelir. Yüzde 27,8’i evde Türkçe iletişim kurarken, yüzde 7,9’u Almancayı tercih ediyor. Öğrencilerin yüzde 83,5’i büyükanne veya büyükbabalarıyla Türkçe konuşuyor. Her ne kadar büyükanne ve büyükbabaları Türkçe konuşmayı tercih etse de torunlarının yüzde beşi onlarla sadece Almanca konuşuyor.

Araştırmada en dikkat çekici nokta öğrencilerin yüzde 51,5’nin kardeşleriyle sadece Almanca konuşması. Her iki dili kullanan öğrenci oranı ise yüzde 22,6. Kardeşlerin sadece yüzde 16,1’nin kendi aralarında Türkçe konuşması, Türk öğrencilerin sadece yüzde 3,9’unun okulda Türkçe konuşması bu dilin geleceğiyle ilgili bize bir ipucu veriyor. Şu tespit de nesiller arası dil uçurumunu net şekilde özetliyor:

Birinci neslin yüzde 72,8’i Türkçesine güvenirken, üçüncü nesilde Almancasına güvenenlerin oranı yüzde 85,4. Okul formlarına göre de Türkçe kullanımı değişiyor. Gymnasium gibi eğitim düzeyi ileri olan okullardaki Türk öğrenciler diğerlerine göre daha az Türkçe konuşuyor.

Demek ki anadilini geliştirmenin en önemli zemini aile ve okul. Aile ve okulda ise tablo böyle.

Durum diğer Avrupa ülkelerinde de üç aşağı beş yukarı aynı vaziyette sayılır.

Bu durumun dilin kendisinden çok, diasporada yaşayan Türklerin kimlik ve kültür değerlerine olumsuz yansıyacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Geniş bir coğrafyada 200 milyondan fazla insan tarafından konuşulan Türkçemizin köklü ve zengin bir dil olarak daha da gelişeceğinden eminim. Ancak en önemli kültür taşıyıcı olan dilden mahrum kalanlar kendi kültür değerlerinden birçok şeyi kaybedeceği muhakkak.

Dünyanın en güzel dillerinden Türkçeyi çocuklarımız artık ‘anadil’ değil, bir ‘yabancı dil’ olarak öğrenebilecek. Oysa anadil ile yabancı dil çok farklı. Eğer Türk toplumu kendi anadiline sahip çıkmaz, hem aile içinde hem de okullarda takibini yapmazsa yeni nesillerin daha yoğun bir kimlik ve kültür çatışmasına sürüklenecek bir akıbeti ve asimilasyonunu bekleyebiliriz.

Velhâsıl anadil, birinci dil konumundaki yabancı dil gibi değil. Anadil, anne sütü kadar besleyici ve diriltici bir iksir. Diasporada anadilimiz hem nesiller arasında hem de mevcut toplumda dilim dilim olursa vebâline ve sonuçlarına hep birlikte katlanmak zorunda kalırız.

Öyleyse güzel Türkçemizde okumayı ve konuşmayı sevdirmek, okullarda ise dilimizi yaygınlaştırmaktan başka çaremiz yok.

Romanyalı filozof Emile Cioran’ın dediği gibi “Biz bir ülkede değil, bir dilde yaşıyoruz.”

 

Muhammet Mertek

Daha zeki olmak ister misiniz?

Daha zeki olmak isteyenler okusun!

Sabahları gözleriniz kapalı duş alın. Lifinizi, sabununuzu, şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.

Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.

Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın. Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.

İşe giderken farklı yollardan gitmeye çalısın. Değişik sokaklardan, farklı caddelerden geçin. Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.

Yolculuk yaparken tabelaları sayın. Kalan kilometreleri bilmeye çalışın.

Çalışma masanızda aromalı nesneler bulundurun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir. Değişik kokularda tütsüler yakın. Çeşitli kokular sürün.

İşlerinizi farklı bir sırayla yapın. Her gün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.

Kitapları ortadan sondan okuyun. Sonra okumalarınızı birleştirin.

1’den 100’e kadar, sonra 100’den 1’e kadar değişik şekillerde sayın.

Yemeğe her zaman aynı saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun. Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.
Arasıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tad alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin. Değişik malzemelerden değişik yemekler ortaya çıkarmaya çalışın.

Yemek yerken her zaman aynı sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.

Futbol, basketbol, hentbol, tenis gibi sportif karşılaşmaları izliyorsanız faul, ofsayt, skor, atak, taç gibi maçların içinde geçen olayları hafızanızda tutmaya çalışın.

Bulmaca, sudoku, zeka soruları çözün. Elinize sözlük alıp, kelimelerin anlamlarını bilmeye çalışın.

Karşılaştığınız insanların yaşlarını, mesleklerini, doğdukları yerleri tahmin edin.

Gideceğiniz yeri kaç adımda gidebileceğinizi tahmin edip, sayarak yürüyün. Her seferinde tahmininize daha da yaklaştığınızı göreceksiniz.

Düşünce gücünüzü değiştirmek ne kadar da kolaymış değil mi?!